Herhangi bir metni seçin ve dinlemek için simgeye tıklayın!

25 Mart olayları

25 Mart, Tarihte Bugün Miladi takvime göre yılın 84. günü
Şubat – Mart – Nisan
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

Olaylar

  • 1655 – Satürn’ün en büyük uydusu Titan, Christiaan Huygens tarafından keşfedildi.

Satürn

Satürn

6 Ekim 2004’te Cassini uzay aracı tarafından 6,3 milyon km mesafeden fotoğraflanan doğal renkleriyle Satürn
Adlandırmalar
Adın kaynağı
Satürn
Sıfatlar Saturnian, Cronian / Kronian
Sembol ♄
Yörünge özellikleri[3]
Dönem J2000.0
Günöte 1.514,50 milyon km
(10,1238 AB)
Günberi 1.352,55 milyon km (9,0412 AB)
Yarı büyük eksen
1.433,53 milyon km (9,5826 AB)
Dış merkezlik 0,0565
Yörünge periyodu
  • 29,4571 y
  • 10.759,22 gün
  • 24.491,07 Satürnsel güneş zamanı
Kavuşum dönemi
378,09 gün
Ortalama yörünge hızı
9,68 km/sn
Ortalama ayrıklık
317,020°
Eğiklik
  • 2,485° tutuluma göre
  • 5,51° Güneş ekvatoruna göre
  • 0,93° değişmeyen düzleme göre
Çıkış düğümü boylamı
113,665°
Perihelyon açısı
339,392°
Bilinen doğal uydusu Resmi adlandırmalarla 146 ve ayrıca sayısız küçük uydu.
Fiziksel özellikler[3]
Görünür büyüklük
−0,55 +1,17
Açısal çap
14,5″ – 20,1″ (halkalar hariç)
Ortalama yarıçap
58.232 km[a]
Ekvatoral yarıçap
  • 60.268 km
  • 9,449 Dünya
Kutupsal yarıçap
  • 54.364 km
  • 8,552 Dünya
Basıklık 0,097 96
Yüzey alanı
  • 4,27×1010 km2
  • 83,703 Dünya
Hacim
  • 8,2713×1014 km3
  • 763,59 Dünya
Kütle
  • 5,6834×1026 kg
  • 95,159 Dünya
Ortalama yoğunluk
0,687 g/cm3 (sudan daha az)
Yüzey kütle çekimi
  • 10,44 m/s
  • 1,065
Atalet momenti faktörü
0,22
Kurtulma hızı
35,5 km/sn
Yıldız dönme süresi
10sa 33d 38s + 1d 52s– 1d 19s
Ekvatoral dönme hızı
9,87 km/sn (35.500 km/sa)
Eksen eğikliği
26,73° (yörüngeye göre)
Kuzey kutbu sağ açıklık
40,589°; 2sa 42d 21s
Kuzey kutbu dik açıklık
83,537°
Albedo
  • 0,342 (Bond)
  • 0,499 (geometrik)
Yüzey sıcaklığı min. ort. maks.
1 bar 134 K (-139 °C; -218,2 °F)
0,1 bar 84 K (-189 °C; -308,2 °F)
Atmosfer[3]
Yüzey basıncı
140 kPa
Ölçek yüksekliği
59,5 km
Bileşimleri hacme göre:

%96,3±%2,4 hidrojen (H2)
%3,25±%2,4 helyum (He)
%0,45±%0,2 metan (CH4)
%0,0125±%0,0075 amonyak (NH3)
%0,0110±%0,0058 döteryum hidrür (HD)
%0,0007±%0,00015 etan (C2H6)

Buzlar:

  • amonyak (NH3)
  • su (H2O)
  • amonyum hidrosülfit (NH4SH)

Satürn veya Eski Türkçedeki adıyla Sekentir ya da Sekendiz, Güneş’e en yakın altıncı gezegen ve Jüpiter’den sonra Güneş Sistemi’ndeki en büyük ikinci gezegendir. Ortalama yarıçapı Dünya’nın yaklaşık dokuz buçuk katı olan bir gaz devidir. Dünya’nın ortalama yoğunluğunun yalnızca sekizde birine sahiptir, ancak Dünya’dan 95 kat daha büyüktür. Satürn, neredeyse Jüpiter büyüklüğünde olmasına rağmen, Jüpiter’in kütlesinin üçte birinden daha azına sahiptir. Satürn, Güneş’in etrafında 9,59 AU (1.434 milyon km) mesafede 29,45 yıllık bir yörünge periyoduyla dolanır.

Satürn’ün iç kısmının, derin bir metalik hidrojen tabakası, sıvı hidrojen ve sıvı helyumdan oluşan bir ara tabaka ve son olarak gazlı bir dış tabaka ile çevrili kayalık bir çekirdekten oluştuğu düşünülmektedir. Satürn, üst atmosferindeki amonyak kristalleri nedeniyle soluk sarı bir renk tonuna sahiptir. Metalik hidrojen katmanı içindeki bir elektrik akımının, Satürn’ün Dünya’nınkinden daha zayıf olan, ancak Satürn’ün daha büyük olması nedeniyle Dünya’nınkinden 580 kat daha büyük bir manyetik momente sahip olan gezegensel manyetik alanına yol açtığı düşünülmektedir. Satürn’ün manyetik alan gücü, Jüpiter’in manyetik alan gücünün yaklaşık yirmide biri kadardır Uzun ömürlü özellikler ortaya çıkabilse de, dış atmosfer genellikle yumuşak ve kontrasttan yoksundur. Satürn’deki rüzgar hızları saatte 1.800 kilometre/saat (1.100 mil/saat) ulaşabilir.

Gezegen, daha az miktarda kayalık döküntü ve toz ile esas olarak buz parçacıklarından oluşan parlak ve geniş bir halka sistemine sahiptir. Gezegenin yörüngesinde 63’ü resmî olarak adlandırılmış en az 146 uydudan oluşan bir uydu sistemi olduğu bilinmektedir; bu sayıya halkalarındaki yüzlerce uyducuk dâhil değildir. Satürn’ün en büyük uydusu ve Güneş Sistemi’ndeki ikinci en büyük uydu olan Titan, Merkür gezegeninden daha büyüktür ve Güneş Sistemi’nde önemli bir atmosfere sahip olan tek uydudur.

İsmi ve sembolü

Satürn, adını Roma’nın zenginlik ve tarım tanrısı ve Jüpiter’in babasından almaktadır. Astronomik sembolünün (♄) geçmişi, Yunan Oxyrhynchus Papirüslerine kadar uzanmaktadır. Gezegenin Yunanca adı olan Κρονος’un (Kronos) kısaltması olarak, yatay vuruşlu bir Yunanca kappa-rho ligatürü olduğu görülmektedir (). Daha sonra, bu pagan sembolünü Hristiyanlaştırmak için 16. yüzyılda tepesine eklenen haç ile küçük harfli bir Yunan ita’sı gibi görünmeye başladı.

Romalılar, haftanın yedinci günü olan Cumartesi’ye Satürn gezegenine ithafen “Sāturni diēs” (Satürn Günü) adını vermişlerdir.

Fiziksel özellikleri

Satürn, ağırlıklı olarak hidrojen ve helyumdan oluşan bir gaz devidir. Belirli bir yüzeyi yoktur, ancak katı bir çekirdeğe sahip olması muhtemeldir. Satürn’ün dönüşü onun basık bir sferoit şekline sahip olmasına neden olur; yani kutuplarda düzleşir ve ekvatorunda şişkinleşir. Ekvator yarıçapı, kutup yarıçapından %10 daha büyüktür. Satürn’ünki kadar olmasa da, Güneş Sistemi’ndeki diğer dev gezegenler olan Jüpiter, Uranüs ve Neptün de basıktır. Çıkıntı ve dönüş hızının birleşimi, ekvator boyunca etkili yüzey yerçekiminin, 8,96 m/s2, kutuplardakinin %74’ü olduğu ve Dünya’nın yüzey yerçekiminden daha düşük olduğu anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, yaklaşık 36 km/s’lik ekvatoral kaçış hızı, Dünya’nınkinden çok daha yüksektir.

Satürn, Güneş Sistemi’nde sudan daha az yoğun olan tek gezegendir – yaklaşık %30 daha az. Satürn’ün çekirdeği sudan oldukça yoğun olmasına rağmen, atmosfer nedeniyle gezegenin ortalama özgül yoğunluğu 0,69 g/cm3‘tür. Jüpiter, Dünya’nın 318 katı kütleye sahiptir ve Satürn, Dünya’nın kütlesinin 95 katıdır. Jüpiter ve Satürn birlikte Güneş Sistemi’ndeki toplam gezegen kütlesinin %92’sine sahiptir.

İç yapısı

Satürn diyagramı, ölçekli olarak

Çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmasına rağmen, Satürn’ün kütlesinin çoğu gaz fazında değildir, çünkü yoğunluk 0,01 g/cm3‘ün üzerine çıktığında hidrojen ideal olmayan bir sıvı hâline gelir, bu da Satürn’ün kütlesinin %99,9’unu içeren bir yarıçapta ulaşılır. Satürn’ün içindeki sıcaklık, basınç ve yoğunluk, çekirdeğe doğru giderek artar, bu da hidrojenin daha derin katmanlarda bir metal olmasına neden olur.

Standart gezegen modelleri, Satürn’ün iç kısmının Jüpiter’inkine benzer olduğunu, hidrojen ve helyumla çevrili küçük bir kayalık çekirdeğe ve eser miktarda çeşitli uçucu maddelere sahip olduğunu öne sürmektedir. Bozulmanın analizi, Satürn’ün Jüpiter’den çok daha fazla merkezî olarak yoğunlaştığını ve bu nedenle merkezinin yakınında hidrojenden daha yoğun önemli miktarda malzeme içerdiğini göstermektedir. Satürn’ün merkezî bölgeleri kütlece yaklaşık %50 hidrojen içerirken, Jüpiter’inki yaklaşık %67 hidrojen içerir.

Bu çekirdek, bileşim olarak Dünya’ya benzer, ancak daha yoğundur. Satürn’ün yerçekimi momentinin incelenmesi, iç kısmın fiziksel modelleriyle birlikte, Satürn’ün çekirdeğinin kütlesine kısıtlamalar getirilmesine olanak sağlamaktadır. 2004 yılında bilim insanları, çekirdeğin Dünya’nın kütlesinin 9-22 katı olması gerektiğini ve bunun da yaklaşık 25.000 km (16.000 mi) bir çapa karşılık geldiğini tahmin ettiler. Ancak Satürn’ün halkaları üzerinde yapılan ölçümler, kütlesinin yaklaşık 17 Dünya’ya eşit olduğuna ve Satürn’ün tüm yarıçapının yaklaşık %60’ına eşit bir yarıçapa sahip çok daha dağınık bir çekirdeğe işaret etmektedir. Bu çekirdek, daha kalın bir sıvı metalik hidrojen tabakası ile çevrilidir ve bunu artan yükseklikle birlikte yavaş yavaş gaza dönüşen helyuma doymuş moleküler hidrojenden oluşan sıvı bir tabaka takip eder. En dıştaki katman, yaklaşık 1.000 km (620 mi) uzunluğundadır ve gazdan oluşur.

Satürn, çekirdeğinde 11.700 °C (21.100 °F) ulaşan sıcak bir iç kısma sahiptir ve uzaya Güneş’ten aldığından 2,5 kat daha fazla enerji yaymaktadır. Jüpiter’in termal enerjisi, Kelvin-Helmholtz yavaş yerçekimsel sıkıştırma mekanizması tarafından üretilir, ancak daha az kütleli olduğu için böyle bir süreç Satürn’ün ısı üretimini açıklamak için tek başına yeterli olmayabilir. Alternatif ya da ek bir mekanizma, Satürn’ün iç kısmının derinliklerindeki helyum damlacıklarının “yağması” yoluyla ısı üretimi olabilir. Damlacıklar, daha düşük yoğunluklu hidrojenden aşağı doğru inerken, süreç sürtünme yoluyla ısıyı serbest bırakır ve Satürn’ün dış katmanlarını helyumdan arındırır. Bu alçalan damlacıklar, çekirdeği çevreleyen bir helyum kabuğunda birikmiş olabilir. Satürn’ün yanı sıra Jüpiter ve buz devleri Uranüs ve Neptün’de de elmas yağmurlarının meydana geldiği öne sürülmektedir.

Atmosferi

Satürn’ün dış atmosferi, hacim olarak %96,3 moleküler hidrojen ve %3,25 helyum içerir. Helyum oranı, bu elementin Güneş’teki bolluğuna kıyasla önemli ölçüde eksiktir. Helyumdan daha ağır elementlerin miktarı (metallik) kesin olarak bilinmemektedir, ancak oranların Güneş Sistemi’nin oluşumundaki ilkel bolluklarla eşleştiği varsayılmaktadır. Bu daha ağır elementlerin toplam kütlesinin Dünya kütlesinin 19-31 katı olduğu ve önemli bir kısmının Satürn’ün çekirdek bölgesinde bulunduğu tahmin edilmektedir.

Satürn’ün atmosferinde eser miktarda amonyak, asetilen, etan, propan, fosfin ve metan tespit edildi. Üst bulutlar amonyak kristallerinden oluşurken, alt seviye bulutların amonyum hidrosülfür (NH
4SH
) veya sudan oluştuğu görülmektedir. Güneş’ten gelen ultraviyole radyasyon, üst atmosferde metan fotolizine neden olarak bir dizi hidrokarbon kimyasal reaksiyonuna yol açmakta ve ortaya çıkan ürünler girdaplar ve difüzyon yoluyla aşağıya doğru taşınmaktadır. Bu fotokimyasal döngü, Satürn’ün yıllık mevsimsel döngüsü tarafından modüle edilir. Cassini, kuzey enlemlerinde bulunan ve “İnciler Dizisi” olarak adlandırılan bir dizi bulut özelliği gözlemlemiştir. Bu özellikler, daha derin bulut katmanlarında bulunan bulut açıklıklarıdır.

Bulut katmanları

Küresel bir fırtına 2011 yılında gezegeni çevreliyor. Fırtına gezegenin etrafından geçiyor, öyle ki fırtınanın başı (parlak alan) kuyruğunu geçiyor.

Satürn’ün atmosferi, Jüpiter’inkine benzer bantlı bir desen sergilemektedir, ancak Satürn’ün bantları çok daha soluktur ve ekvatora yakın yerlerde çok daha geniştir. Bu bantları tanımlamak için kullanılan isimlendirme Jüpiter’dekiyle aynıdır. Satürn’ün daha ince bulut desenleri Voyager uzay aracının 1980’lerdeki uçuşlarına kadar gözlemlenemedi. O zamandan bu yana, Dünya tabanlı teleskoplar düzenli gözlemlerin yapılabileceği noktaya kadar geliştirildi.

Bulutların bileşimi, derinliğe ve artan basınca göre değişiklik göstermektedir. Üst bulut katmanlarında, 100-160 K aralığında sıcaklıklar ve 0,5-2 bar arasında uzanan basınçlarla, bulutlar amonyak buzundan oluşmaktadır. Su buzu bulutları, basıncın yaklaşık 2,5 bar olduğu bir seviyede başlamakta ve sıcaklıkların 185 ila 270 K arasında değiştiği 9,5 bar’a kadar uzanmaktadır. Bu katmanda, 190-235 K sıcaklıklarla 3-6 bar basınç aralığında uzanan bir amonyum hidrosülfür buz bandı bulunmaktadır. Son olarak, basınçların 10 ila 20 bar arasında ve sıcaklıkların 270-330 K olduğu alt katmanlar, sulu çözelti içinde amonyaklı su damlacıklarından oluşan bir bölge içermektedir.

Satürn’ün genellikle sönük olan atmosferinde zaman zaman uzun ömürlü ovaller ve Jüpiter’de görülen diğer özellikler görülmektedir. 1990 yılında Hubble Uzay Teleskobu, Satürn’ün ekvatoru yakınlarında Voyager karşılaşmaları sırasında bulunmayan muazzam bir beyaz bulut görüntüledi ve 1994 yılında daha küçük bir fırtına daha gözlemlendi. 1990 yılındaki fırtına, kuzey yarımkürenin yaz gündönümü zamanında her Satürn yılında bir kez, kabaca her 30 Dünya yılında bir meydana gelen kısa ömürlü bir fenomen olan Büyük Beyaz Leke’nin bir örneğiydi. Daha önceki Büyük Beyaz Lekeler 1876, 1903, 1933 ve 1960 yıllarında gözlemlendi; 1933’teki fırtına en iyi gözlemleneniydi. En son dev fırtına 2010 yılında gözlemlendi. 2015 yılında araştırmacılar, Satürn atmosferini incelemek için Very Large Array teleskobunu kullandılar ve “tüm orta enlem dev fırtınalarının uzun süreli imzalarını, yüzlerce yıllık ekvator fırtınalarının bir karışımını ve potansiyel olarak 70°N’de bildirilmemiş daha eski bir fırtına” bulduklarını bildirdiler.

Satürn’deki rüzgârlar, Güneş Sistemi gezegenleri arasında Neptün’den sonra ikinci en hızlı rüzgârlardır. Voyager verileri, doğudan esen rüzgârların 500 m/s (1.800 km/sa) olduğunu göstermektedir. Cassini uzay aracından 2007 yılında alınan görüntülerde, Satürn’ün kuzey yarımküresi Uranüs’e benzer şekilde parlak mavi bir renk sergiledi. Bu renk büyük olasılıkla Rayleigh saçılmasından kaynaklanıyordu. Termografi, Satürn’ün güney kutbunun sıcak bir kutup girdabına sahip olduğunu gösterdi ki bu, Güneş Sistemi’nde böyle bir olgunun bilinen tek örneğidir. Satürn’deki sıcaklıklar normalde -185 °C iken, girdaptaki sıcaklıklar genellikle -122 °C’ye kadar ulaşmaktadır ve Satürn’deki en sıcak nokta olduğundan şüphelenilmektedir.

Altıgen bulut desenleri

“Satürn’deki altıgenin” uydu görüntüsü – Satürn’ün kuzey kutbu etrafında Dünya’nın iki katı genişliğinde bir altıgendir. İlk kez 1980’lerde Voyager 1 sondası tarafından gözlemlenen altıgen, Cassini sondası tarafından da görüntülendi.

Yaklaşık 78°N’de atmosferdeki kuzey kutup girdabının etrafında devam eden altıgen dalga deseni ilk olarak Voyager görüntülerinde fark edildi. Altıgenin kenarlarının her biri yaklaşık 14.500 km (9.000 mi) uzunluğundadır ki bu da Dünya’nın çapından daha uzundur. Tüm yapı, Satürn’ün iç kısmının dönüş periyoduna eşit olduğu varsayılan 10 saat 39 dakika 24 saniyelik bir periyotla (gezegenin radyo emisyonlarıyla aynı periyot) dönmektedir. Altıgen özellik, görünür atmosferdeki diğer bulutlar gibi boylamda kaymamaktadır. Desenin kökeni pek çok spekülasyona konu olmaktadır. Çoğu bilim insanı bunun atmosferdeki durağan bir dalga deseni olduğunu düşünmektedir. Çokgen şekiller, sıvıların diferansiyel rotasyonu yoluyla laboratuvarda çoğaltıldı.

Güney kutup bölgesinin Hubble Uzay Teleskobu görüntüsü, bir jet akımının varlığına işaret etmektedir, ancak güçlü bir kutup girdabı ya da altıgen duran dalga yoktur. Kasım 2006’da NASA, Cassini‘nin güney kutbuna kilitli, açıkça tanımlanmış bir göz çeperine sahip “kasırga benzeri” bir fırtına gözlemlediğini bildirdi. Göz çeperi bulutları daha önce Dünya dışında hiçbir gezegende görülmemişti. Örneğin, Galileo uzay aracından gelen görüntüler, Jüpiter’in Büyük Kırmızı Leke’sinde bir göz çeperi göstermedi.

Güney kutbundaki fırtına milyarlarca yıldır mevcut olabilir. Bu girdap, Dünya’nın büyüklüğüyle kıyaslanabilir ve saatte 550 km’lik rüzgarlara sahiptir.

Manyetosferi

Satürn’ün kuzey kutbundaki auroral ışıklar

Satürn’ün manyetik bir dipol olan kendine özgü, basit, simetrik bir şekle sahip olan içsel bir manyetik alanı vardır. Ekvatordaki gücü -0,2 gauss (20 μT)- Jüpiter’in etrafındaki alanın yaklaşık yirmide biri kadardır ve Dünya’nın manyetik alanından biraz daha zayıftır. Sonuç olarak Satürn’ün manyetosferi, Jüpiter’inkinden çok daha küçüktür.

Voyager 2 manyetosfere girdiğinde, güneş rüzgârı basıncı yüksekti ve manyetosfer sadece 19 Satürn yarıçapı ya da 1,1 milyon km (684.000 mil) genişledi, ancak birkaç saat içinde genişledi ve yaklaşık üç gün boyunca öyle kaldı. Büyük olasılıkla manyetik alan Jüpiter’dekine benzer şekilde, metalik hidrojen dinamosu adı verilen sıvı metalik hidrojen katmanındaki akımlar tarafından üretilmektedir. Bu manyetosfer, Güneş’ten gelen güneş rüzgârı parçacıklarını saptırmada etkilidir. Titan uydusu, Satürn’ün manyetosferinin dış kısmında yörüngede dolanır ve Titan’ın dış atmosferindeki iyonize parçacıklardan plazma üretir. Satürn’ün manyetosferi, Dünya’nınki gibi kutup ışıkları üretir.

Yörüngesi ve dönüşü

Satürn ve Güneş Sistemi’nin dış gezegenlerinin, Güneş etrafındaki yörüngelerinin animasyonu
2001-2029 Satürn yörüngesi sırasında Satürn’ün Dünya’dan (karşıt konumda) simüle edilmiş görünümü

Satürn ile Güneş arasındaki ortalama uzaklık 1,4 milyar kilometrenin (9 AU) üzerindedir. Ortalama yörünge hızı 9,68 km/s olan Satürn’ün Güneş etrafındaki bir turunu tamamlaması 10.759 Dünya günü (ya da yaklaşık 29+1⁄2 yıl) sürer. Sonuç olarak, Jüpiter ile yaklaşık 5:2 ortalama hareket rezonansı oluşturmaktadır. Satürn’ün eliptik yörüngesi, Dünya’nın yörünge düzlemine göre 2,48° eğimlidir. Günberi ve günöte uzaklıkları sırasıyla ortalama 9.195 ve 9.957 AU’dur. Satürn’deki görünür özellikler enleme bağlı olarak farklı oranlarda dönmektedir.

Gök bilimciler, Satürn’ün dönüş hızını belirlemek için üç farklı sistem kullanmaktadır. Sistem I, 10sa 14d 00s (844,3°/d) bir periyoda sahiptir ve Ekvator Bölgesi, Güney Ekvator Kuşağı ve Kuzey Ekvator Kuşağı’nı kapsamaktadır. Kuzey ve güney kutup bölgeleri hariç diğer tüm Satürn enlemleri ise Sistem II olarak gösterilir ve 10sa 38d 25.4s (810,76°/d) dönme periyoduna sahiptir. Sistem III, Satürn’ün iç dönüş hızını ifade eder. Voyager 1 ve Voyager 2 tarafından tespit edilen gezegenden gelen radyo emisyonlarına dayanarak, Sistem III‘ün dönüş periyodu 10sa 39d 22.4s (810,8°/d). Sistem III, büyük ölçüde Sistem II‘nin yerini aldı.

İç kısmın dönme periyodu için kesin bir değer bulmak hala güçtür. Cassini, 2004 yılında Satürn’e yaklaşırken Satürn’ün radyo dönüş periyodunun kayda değer bir şekilde artarak yaklaşık 10sa 45d 45s ± 36s yükseldiğini tespit etti. CassiniVoyager ve Pioneer sondalarından alınan çeşitli ölçümlerin bir derlemesine dayanan Satürn’ün dönüşünün tahmini (bir bütün olarak Satürn için belirtilen dönüş hızı olarak) 10sa 32d 35s‘dir. Gezegenin C Halkası üzerinde yapılan çalışmalar 10sa 33d 38s + 1d 52s– 1d 19s‘lik bir dönüş periyodu vermektedir.

Mart 2007’de, gezegenden gelen radyo emisyonlarındaki değişimin Satürn’ün dönüş hızına uymadığı tespit edildi. Bu farklılık Satürn’ün uydusu Enceladus’taki gayzer faaliyetinden kaynaklanıyor olabilir. Bu faaliyet nedeniyle Satürn’ün yörüngesine yayılan su buharı yüklü hale gelir ve Satürn’ün manyetik alanı üzerinde bir sürüklenme yaratarak gezegenin dönüşüne göre dönüşünü biraz yavaşlatır.

Satürn için belirgin bir tuhaflık, bilinen herhangi bir truva asteroidine sahip olmamasıdır. Bunlar Güneş’in yörüngesi boyunca gezegene 60°’lik açılarla yerleştirilmiş L4 ve L5 olarak adlandırılan kararlı Lagrange noktalarında dolanan küçük gezegenlerdir. Mars, Jüpiter, Uranüs ve Neptün için Truva asteroidleri keşfedildi. Seküler rezonans da dahil olmak üzere yörüngesel rezonans mekanizmalarının kayıp Satürn trojanlarının nedeni olduğuna inanılmaktadır.

Doğal uyduları

Mimas’tan Rhea’ya Satürn’ün, halkalarının ve büyük buzlu uydularının sanatçı tasavvuru

Satürn’ün bilinen 274 uydusu vardır ve bunlardan 63’ünün resmî adı vardır. Çapı 3 km (1,9 mi) büyük 100±30 dış düzensiz uydu daha olduğu tahmin edilmektedir. Buna ek olarak, Satürn’ün halkalarında gerçek uydu olarak kabul edilmeyen 40-500 metre çapında düzinelerce ila yüzlerce uyducuğun varlığına dair kanıtlar bulunmaktadır. En büyük uydu olan Titan, halkalar da dahil olmak üzere Satürn’ün yörüngesindeki kütlenin %90’ından fazlasını oluşturmaktadır. Satürn’ün ikinci en büyük uydusu olan Rhea’nın da kendine ait zayıf bir halka sistemi ve zayıf bir atmosferi olabilir.

Diğer uyduların çoğu küçüktür: 131’inin çapı 50 km’den azdır. Geleneksel olarak Satürn’ün uydularının çoğu, adlarını Yunan mitolojisindeki Titanlar’dan almaktadır. Titan, Güneş Sistemi’nde karmaşık bir organik kimyanın oluştuğu büyük bir atmosfere sahip tek uydudur. Hidrokarbon göllerine sahip tek uydudur.

6 Haziran 2013’te IAA-CSIC’deki bilim insanları, Titan’ın üst atmosferinde yaşam için olası bir öncül olan polisiklik aromatik hidrokarbonların tespit edildiğini bildirdi. 23 Haziran 2014’te NASA, Titan atmosferindeki azotun, Satürn’ü daha önceki zamanlarda oluşturan malzemelerden değil, kuyruklu yıldızlarla ilişkili Oort bulutundaki malzemelerden geldiğine dair güçlü kanıtlara sahip olduğunu iddia etti.

Kimyasal yapısı kuyruklu yıldızlara benzeyen Satürn’ün uydusu Enceladus, mikrobik yaşam için potansiyel bir habitat olarak görülmektedir. Bu olasılığın kanıtı, uydunun tuz bakımından zengin parçacıklarının, Enceladus’un dışarı atılan buzunun çoğunun sıvı tuzlu suyun buharlaşmasından geldiğini gösteren “okyanus benzeri” bir bileşime sahip olmasıdır. Cassini‘nin 2015 yılında Enceladus’taki bir tüycük üzerinden yaptığı bir uçuşta, metanojenez yoluyla yaşayan yaşam formlarını sürdürmek için gerekli bileşenlerin çoğu bulundu.

Gezegen halkaları

Satürn’ün halkaları (burada 2007 yılında Cassini tarafından görüntülenmiştir), Güneş Sistemi’ndeki en büyük ve göze çarpan halkalardır.

Satürn, muhtemelen en çok onu görsel olarak eşsiz kılan gezegen halkaları sistemiyle bilinir. Halkalar, Satürn’ün ekvatorundan dışarı doğru 6.630 ila 120.700 kilometre (4.120 ila 75.000 mi) arasında uzanır ve ortalama kalınlıkları yaklaşık 20 metre (66 ft). Ağırlıklı olarak su buzundan, eser miktarda tholin safsızlıklarından ve yaklaşık %7 amorf karbondan oluşan biberli bir kaplamadan oluşurlar. Halkaları oluşturan parçacıkların boyutları toz zerreciklerinden 10 m’ye kadar değişir. Diğer gaz devlerinin de halka sistemleri olsa da Satürn’ünki en büyük ve en görünür olanıdır.

Halkaların yaşı konusunda bir tartışma vardır. Bir taraf çok eski olduklarını ve Satürn ile eş zamanlı olarak orijinal nebüler materyalden (yaklaşık 4,6 milyar yıl önce) ya da LHB’den kısa bir süre sonra (yaklaşık 4,1 ila 3,8 milyar yıl önce) oluştuklarını savunmaktadır. Diğer taraf ise çok daha genç olduklarını, yaklaşık 100 milyon yıl önce oluştuklarını desteklemektedir. İkinci teoriyi destekleyen bir MIT araştırma ekibi, halkaların Satürn’ün ″Chrysalis″ adlı yok olmuş bir uydusunun kalıntısı olduğunu öne sürdü.

Ana halkaların ötesinde, gezegenden 12 milyon km (7,5 milyon mil) uzaklıkta seyrek Phoebe halkası bulunur. Diğer halkalara göre 27°’lik bir açıyla eğiktir ve Phoebe gibi yörüngesinde geriye doğru dönmektedir.

Pandora ve Prometheus da dahil olmak üzere Satürn’ün bazı uyduları, halkaları sınırlamak ve yayılmalarını önlemek için çoban uydular olarak hareket ederler. Pan ve Atlas, Satürn’ün halkalarında kütlelerinin daha güvenilir hesaplanmasını sağlayan zayıf, doğrusal yoğunluk dalgalarına neden olur.

Satürn’ün D, C, B, A ve F halkalarının (soldan sağa) aydınlatılmamış taraflarının 9 Mayıs 2007’de çekilen “Cassini” dar açılı kamera görüntülerinin doğal renkli mozaiği (mesafeler gezegenin merkezine göredir).

Gözlem ve keşif tarihi

Satürn’ün gözlemlenmesi ve keşfedilmesi üç aşamaya ayrılabilir: (1) çıplak gözle modern öncesi gözlemler, (2) 17. yüzyılda başlayan Dünya’dan teleskopik gözlemler ve (3) yörüngedeki veya uçuş halindeki uzay sondaları tarafından ziyaret. 21. yüzyılda, teleskopik gözlemler Dünya’dan (Hubble Uzay Teleskobu gibi Dünya yörüngesindeki gözlemevleri dahil) ve 2017’de emekli olana kadar Satürn çevresindeki Cassini yörüngesinden devam etmektedir.

Teleskop öncesi gözlem

Satürn, tarih öncesi çağlardan beri bilinmektedir ve kayıtlı tarihin erken dönemlerinde çeşitli mitolojilerde önemli bir karakter olarak yer almaktadır. Babilli astronomlar Satürn’ün hareketlerini sistematik olarak gözlemledi ve kaydetti. Antik Yunan’da gezegen “Φαίνων” (Phainon) ve Roma döneminde “Satürn’ün yıldızı” olarak bilinirdi. Antik Roma mitolojisinde Phainon gezegeni, gezegenin modern adını aldığı bu tarım tanrısı için kutsaldı. Romalılar, tanrı Saturnus’u Yunan tanrısı Kronos’un eşdeğeri olarak kabul etmişlerdir; modern Yunancada gezegen Kronos (Κρόνος) adını korumaktadır.

Yunan bilim adamı Batlamyus, Satürn’ün yörüngesine ilişkin hesaplamalarını Satürn karşıt konumdayken yaptığı gözlemlere dayandırdı. Hindu astrolojisinde Navagrahalar olarak bilinen dokuz astrolojik nesne vardır. Satürn, “Shani” olarak bilinir ve herkesi hayatında yaptığı iyi ve kötü işlere göre yargılar. Eski Çin ve Japon kültürü Satürn gezegenini “dünya yıldızı” (Çince: 土星) olarak tanımlamıştır. Bu, geleneksel olarak doğal elementleri sınıflandırmak için kullanılan Beş Element’e dayanıyordu.

Teleskopik uzay uçuşu öncesi gözlemler

Galileo Galilei, 1610 yılında Satürn’ün halkalarını gözlemledi, ancak ne olduklarını belirleyemedi.
Robert Hooke, 1666 yılında yaptığı bu Satürn çiziminde hem yerkürenin hem de halkaların birbirleri üzerine düşürdükleri gölgelere (a ve b) dikkat çekti.

Satürn’ün halkalarını çözmek için en az 15 mm çapında bir teleskop gerekir ve bu nedenle Christiaan Huygens, 1655’te onları görüp 1659’da yayınlayana kadar var oldukları bilinmiyordu. Galileo, 1610’da ilkel teleskopuyla Satürn’ün tam yuvarlak olmayan görünümünü yanlışlıkla Satürn’ün yanlarında iki uydu olarak düşündü. Huygens daha büyük bir teleskopik büyütme kullanana kadar bu düşünce çürütülmedi ve halkalar ilk kez gerçekten görüldü. Huygens ayrıca Satürn’ün uydusu Titan’ı da keşfetti; Giovanni Domenico Cassini daha sonra dört uydu daha keşfetti: Iapetus, Rhea, Tethys ve Dione. 1675 yılında Cassini, günümüzde Cassini Bölümü olarak bilinen boşluğu keşfetti.

William Herschel’in Mimas ve Enceladus adlı iki uyduyu daha keşfettiği 1789 yılına kadar başka önemli bir keşif yapılmadı. Titan ile rezonansa sahip olan düzensiz şekilli uydu Hyperion, 1848 yılında bir İngiliz ekip tarafından keşfedildi.

1899 yılında William Henry Pickering, büyük uydular gibi Satürn ile eşzamanlı olarak dönmeyen oldukça düzensiz bir uydu olan Phoebe’yi keşfetti. Phoebe bu türden bulunan ilk uydudur ve Satürn’ün yörüngesinde geriye doğru bir yörüngede dönmesi bir yıldan fazla sürmüştür. 20. yüzyılın başlarında Titan üzerinde yapılan araştırmalar, 1944 yılında Titan’ın Güneş Sistemi uyduları arasında benzersiz bir özellik olan kalın bir atmosfere sahip olduğunun doğrulanmasına yol açtı.

Uzay uçuşu görevleri

Pioneer 11 uçuşu

Satürn’ün Pioneer 11 görüntüsü

Pioneer 11, Satürn’e ilk uçuşunu Eylül 1979’da, gezegenin bulut tepelerinin 20.000 km (12.000 mil) yakınından geçerek gerçekleştirdi. Gezegenin ve uydularından birkaçının görüntüleri alındı, ancak çözünürlükleri yüzey detaylarını ayırt etmek için çok düşüktü. Uzay aracı Satürn’ün halkalarını da inceleyerek ince F halkasını ve halkalardaki karanlık boşlukların yüksek bir faz açısıyla (Güneş’e doğru) bakıldığında parlak olduğunu, yani ince ışık saçan malzeme içerdiklerini ortaya çıkardı. Ayrıca Pioneer 11, Titan’ın sıcaklığını da ölçtü.

Voyager uçuşları

Kasım 1980’de Voyager 1 sondası, Satürn sistemini ziyaret etti. Gezegenin, halkalarının ve uydularının ilk yüksek çözünürlüklü görüntülerini geri gönderdi. Çeşitli uyduların yüzey özellikleri ilk kez görüldü. Voyager 1 Titan’a yakın bir uçuş gerçekleştirerek uydunun atmosferi hakkındaki bilgileri artırdı. Titan’ın atmosferinin görünür dalga boylarında nüfuz edilemez olduğu kanıtlandı; bu nedenle hiçbir yüzey detayı görülemedi. Uçuş, uzay aracının yörüngesini Güneş Sistemi düzleminin dışına doğru değiştirdi.

Neredeyse bir yıl sonra, Ağustos 1981’de Voyager 2, Satürn sistemini incelemeye devam etti. Satürn’ün uydularının daha yakın plan görüntülerinin yanı sıra atmosfer ve halkalardaki değişikliklere ilişkin kanıtlar elde edildi. Uçuş sırasında sondanın dönebilen kamera platformu birkaç gün takılı kaldı ve planlanan bazı görüntüler kayboldu. Satürn’ün yerçekimi, uzay aracının yörüngesini Uranüs’e doğru yönlendirmek için kullanıldı.

Sondalar, gezegenin halkalarının yakınında veya içinde yörüngede bulunan birkaç yeni uydunun yanı sıra küçük Maxwell Boşluğu (C Halkasında bir boşluk) ve Keeler Boşluğu (A Halkasında 42 km genişliğinde bir boşluk) keşfetti ve doğruladı.

Cassini-Huygens uzay aracı

Enceladus’un güney kutbunda gayzerler kaplan çizgileri boyunca birçok yerden su püskürtür.

Cassini-Huygens uzay sondası, 1 Temmuz 2004’te Satürn’ün yörüngesine girdi. Haziran 2004’te Phoebe’ye yakın bir uçuş gerçekleştirerek yüksek çözünürlüklü görüntüler ve veriler gönderdi. Cassini‘nin Satürn’ün en büyük uydusu Titan’a yaptığı uçuşta, çok sayıda ada ve dağ ile büyük göllerin ve kıyı şeritlerinin radar görüntüleri çekildi. Yörünge aracı, 25 Aralık 2004’te Huygens sondasını bırakmadan önce iki Titan uçuşunu tamamladı. Huygens, 14 Ocak 2005’te Titan’ın yüzeyine indi.

2005 yılının başlarından itibaren bilim insanları Satürn’deki şimşekleri izlemek için Cassini‘yi kullandılar. Şimşeklerin gücü, Dünya’daki şimşeklerin yaklaşık 1.000 katıdır.

2006 yılında NASA, Cassini‘nin Satürn’ün uydusu Enceladus’ta gayzerler halinde püsküren ve yüzeyin en fazla onlarca metre altında bulunan sıvı su rezervuarlarına dair kanıtlar bulduğunu bildirdi. Bu buzlu parçacık jetleri Satürn’ün güney kutup bölgesindeki bacalardan yörüngeye yayılmaktadır. Enceladus’ta 100’den fazla gayzer tespit edildi. Mayıs 2011’de NASA bilim insanları Enceladus’un “bildiğimiz yaşam için Güneş Sistemi’nde Dünya’nın ötesinde en yaşanabilir nokta olarak ortaya çıktığını” bildirdi.

Satürn, Cassini’den görüldüğü gibi Güneş’i tutuyor. F Halkası da dahil olmak üzere halkalar görülebilir.

Cassini fotoğrafları, Satürn’ün parlak ana halkalarının dışında ve G ve E halkalarının içinde, daha önce keşfedilmemiş bir gezegen halkasını ortaya çıkardı. Bu halkanın kaynağının Janus ve Epimetheus’a çarpan bir meteoroid olduğu varsayılmaktadır. Temmuz 2006’da Titan’ın kuzey kutbuna yakın hidrokarbon göllerinin görüntüleri elde edildi ve bunların varlığı Ocak 2007’de doğrulandı. Mart 2007’de Kuzey kutbu yakınlarında, en büyüğü neredeyse Hazar Denizi büyüklüğünde olan hidrokarbon denizleri bulundu. Ekim 2006’da sonda Satürn’ün güney kutbunda 8.000 km (5.000 mi) çapında siklon benzeri bir fırtına tespit etti.

Sonda, 2004’ten 2 Kasım 2009’a kadar sekiz yeni uydu keşfetti ve doğruladı. Nisan 2013’te Cassini, gezegenin kuzey kutbunda Dünya’dakinden 20 kat daha büyük ve 530 km/sa (330 mph) daha hızlı rüzgârlara sahip bir kasırganın görüntülerini gönderdi. 15 Eylül 2017’de Cassini-Huygens uzay aracı görevinin “Büyük Finalini” gerçekleştirdi: Satürn ve Satürn’ün iç halkaları arasındaki boşluklardan bir dizi geçiş. Cassini’nin atmosfere girişi görevi sona erdirdi.

Gözlemler

Satürn’ün amatör teleskopik görüntüsü

Satürn, Dünya’dan çıplak gözle kolayca görülebilen beş gezegenden en uzak olanıdır; diğer dördü Merkür, Venüs, Mars ve Jüpiter’dir. Satürn gece gökyüzünde çıplak gözle parlak, sarımsı bir ışık noktası olarak görünür. Satürn’ün ortalama görünen büyüklüğü 0.46, standart sapması ise 0.34’tür. Büyüklük değişiminin çoğu halka sisteminin Güneş ve Dünya’ya göre eğiminden kaynaklanır. En parlak büyüklük olan -0,55, halkaların düzleminin en fazla eğimli olduğu zamanın yakınında meydana gelir ve en sönük büyüklük olan 1,17, en az eğimli oldukları zaman meydana gelir. Gezegenin, Zodyak’ın arka plan takımyıldızlarına karşı ekliptiğin tüm bir turunu tamamlaması yaklaşık 29,4 yıl sürer. Çoğu insan Satürn’ün halkalarının net bir çözünürlüğe sahip görüntüsünü elde etmek için en az 30 kat büyüten optik bir yardımcıya (çok büyük bir dürbün veya küçük bir teleskop) ihtiyaç duyacaktır. Dünya, her Satürn yılında iki kez (kabaca her 15 Dünya yılında bir) halka düzleminden geçtiğinde, halkalar çok ince oldukları için kısa süreliğine gözden kaybolurlar. Böyle bir “kaybolma” bir sonraki 2025 yılında gerçekleşecek, ancak Satürn gözlemler için Güneş’e çok yakın olacak.

Satürn ve halkaları en iyi, gezegen 180°’lik bir uzanımda olduğunda ve böylece gökyüzünde Güneş’in karşısında göründüğünde gezegenin konfigürasyonu olan karşıt konumda ya da buna yakın olduğunda görülür. Satürn karşıtlığı her yıl -yaklaşık 378 günde bir- meydana gelir ve gezegenin en parlak halinde görünmesine neden olur. Hem Dünya hem de Satürn Güneş’in etrafında eksantrik yörüngelerde dolanır, bu da Güneş’e olan uzaklıklarının zamanla değiştiği anlamına gelir, dolayısıyla birbirlerine olan uzaklıkları da değişir, dolayısıyla Satürn’ün parlaklığı bir karşıtlıktan diğerine değişir. Satürn ayrıca halkalar daha görünür olacak şekilde açılı olduğunda daha parlak görünür. Örneğin, 17 Aralık 2002’deki karşıtlık sırasında, Satürn 2003’ün sonlarında Dünya’ya ve Güneş’e daha yakın olmasına rağmen, halkalarının Dünya’ya göre uygun yönelimi nedeniyle Satürn en parlak halinde göründü.

Satürn zaman zaman Ay tarafından okültasyona uğrar (yani Ay gökyüzünde Satürn’ü örter). Güneş Sistemi’ndeki tüm gezegenlerde olduğu gibi, Satürn’ün okültasyonları da “mevsimler” halinde gerçekleşir. Satürn okültasyonları yaklaşık 12 aylık bir dönem boyunca aylık olarak gerçekleşir ve bunu böyle bir aktivitenin kaydedilmediği yaklaşık beş yıllık bir dönem izler. Ay’ın yörüngesi Satürn’ün yörüngesine göre birkaç derece eğiktir, bu nedenle okültasyonlar yalnızca Satürn gökyüzünde iki düzlemin kesiştiği noktalardan birine yakın olduğunda meydana gelecektir.

Popüler kültürdeki yeri

Voltaire, bir bilimkurgu eserinde Satürn’den ilk bahsedenlerden biridir.

Voltaire’in 1752 tarihli kısa öyküsü Micromega‘da, Sirius’tan gelen ve aynı adı taşıyan kahraman, ilk olarak Satürn’e varır ve 72 duyusu olan ve 15.000 yıl yaşayan sakinleriyle arkadaş olur, daha sonra onlardan biriyle Dünya’ya doğru yolculuğuna devam eder. Jules Verne, Güneş Sistemi’nde Seyahat‘te (1877) Satürn’e giden bir kuyruklu yıldızın güvertesinde güneş sistemi boyunca yapılan bir yolculuğu anlatır. Romanın çizimleri Satürn’ü kayalık ve ıssız bir yüzeye sahip, 8 uydusu ve 3 halkası olan bir gezegen olarak göstermektedir. IV. John Jacob Astor’un Başka Dünyalara Seyahat (1894) adlı eserinde, Dünya’dan gelen kaşifler Jüpiter’den Satürn’e ulaşırlar, Satürn eski Dünya’ya çok benzeyen tropik bir orman dünyasıdır ve gezegenin karanlık, kuru ve ölmekte olduğunu görürler. Satürn’ün tek sakinleri, telepatik olarak iletişim kuran ve geleceği tahmin edebilen dev hayalet benzeri yaratıklardır.

20. yüzyılda modern bilimin gelişmesiyle birlikte, Satürn’ün katı bir yüzeyi olmayan ve yaşama elverişli olmayan bir atmosfere sahip bir gezegen olduğunu doğrulandı ve bilimkurgu yazarlarının dikkati daha çok Satürn’ün uydularına kaydı. Örneğin Isaac Asimov, Lucky Star and the Rings of Saturn adlı eserinde halkalardan geniş bir şekilde bahsetti, ancak eserin devamını Mimas ve Titan uyduları üzerine kurdu. Arthur C. Clarke tarafından yazılan ve aynı adlı filmin senaryosunun ilk versiyonunun temelini oluşturan 2001: A Space Odyssey (1968) adlı roman, Satürn sisteminde, özellikle de Japetus uydusunda sona ermektedir.

Titan (uydu)

Titan

2012 yılında elde edilen doğal renkli fotoğrafı. Yoğun bir organonitrojen pusu nedeniyle kalın atmosferi turuncudur.
Keşif
Keşfeden Christiaan Huygens
Keşif tarihi 25 Mart 1655
Adlandırmalar
Alternatif adlar
Saturn VI
Sıfatlar Titanian veya Titanean
Yörünge özellikleri[1]
Yarı büyük eksen
1.221.870 km
Dış merkezlik 0,0288
Yörünge periyodu
15,945 g
Eğiklik 0,34854° (Satürn ekvatoruna)
Doğal uydusu Satürn
Fiziksel özellikler
Görünür büyüklük
8,2 ile 9,0
Ortalama yarıçap
2.574,73 ± 0,09 km (0,404 Dünya) (1,480 Ay)
Yüzey alanı
8,3 × 107 km2 (0,163 Dünya) (2,188 Ay)
Hacim 7,16 × 1010 km3 (0,066 Dünya) (3,3 Ay)
Kütle (1,3452 ± 0,0002) × 1023 kg
(0,0225 Dünya) (1,829 Ay)
Ortalama yoğunluk
1,8798 ± 0,0044 g/cm3
Yüzey kütle çekimi
1,352 m/sn2 (0,138 g) (0,835 Ay)
Atalet momenti faktörü
0,3414 ± 0,0005 (tahmini)
Kurtulma hızı
2,639 km/sn (0,236 Dünya) (1,11 Ay)
Sinodal dönme süresi
Eş zamanlı
Eksen eğikliği
Sıfır
Albedo 0,22
Sıcaklık 93,7 K (−179,5 °C)
Atmosfer
Yüzey basıncı
146,7 kPa (1,45 atm)
Bileşimleri DeğişkenStratosfer:
%98,4 Nitrojen (N2),
%1,4 Metan (CH4),
%0,2 Hidrojen (H2);Alt Troposfer:
%95,0 N2, %4,9 CH4;
%97 N2, %2.7 ± %0.1 CH4, %0,1–0,2 H2

Titan, Satürn’ün en büyük uydusu ve yoğun bir atmosferi olduğu bilinen tek doğal uydudur. Dünya dışında, yüzeyinde kararlı sıvı bulundurduğu kanıtlanan 2. gök cismi olan Titan’daki büyük su kütleleri gibi görünen okyanusların, metan gazının sıvı hali olduğu görülmüştür.

Jüpiter’in uydusu Ganymede’den sonra Güneş Sistemi’ndeki ikinci en büyük uydudur. Merkür’den daha büyüktür, fakat Merkür’ün çoğunlukla demir ve kayadan oluşması, Titan’ın ise büyük ölçüde daha az yoğun olan buzdan oluşması nedeniyle Merkür’ün sadece %40’ı kadar bir kütleye sahiptir. Büyük oranda azottan oluşan ve Güneş Sistemi’ndeki diğer uyduların hiçbirinde böylesine kalın olmayan atmosferinin, Dünya’nın ilk zamanlarındaki atmosferine benzediği düşünülmektedir. NASA’nın Dragonfly misyonu kapsamında gönderilmesi planlanan uzay aracı Titan’da canlıların olabileceği olasılığını araştıracaktır. Titan’daki su kütlelerinde ise (metan sıvısından okyanuslar, göller ve denizler) deniz canlıların bulunma ihtimali araştırılmaktadır. Daha önce yapılan araştırma verilerince Titan’ın okyanuslarında bakterilerin var olabileceği bir ortamın olduğu düşünülmektedir.

Keşif ve adlandırma

Titan’ı 1655 yılında keşfeden Christiaan Huygens.

Titan, 25 Mart 1655’te Hollandalı gök bilimci Christiaan Huygens tarafından keşfedildi. Galileo Galilei’nin 1610 yılında Jüpiter’in dört büyük uydusunu keşfetmesinden ve teleskop teknolojisindeki ilerlemelerinden etkilenen Huygens, ağabeyi Constantijn Huygens Jr.’ın yardımıyla 1650 civarında teleskoplar yapmaya başladı ve bu teleskoplardan biriyle Titan’ı keşfetti. Bu, Dünya’nın uydusu Ay ve Jüpiter’in Galilei uydularından sonra keşfedilen altıncı uyduydu.

Huygens keşfin ardından uyduya, Satürn’ün uydusu anlamına gelen latince Saturni Luna adını verdi ve bu keşfi 1655 tarihli De Saturni Luna Observatio Nova (Satürn’ün Uydusunun Yeni Bir Gözlemi) adlı kitapçıkta yayımladı. Giovanni Domenico Cassini’nin 1673 ile 1686 yılları arasında yaptığı dört tane daha Satürn uydusunun keşfini yayımlamasının ardından, gök bilimciler bu uyduları Titan’la birlikte Saturn I’den Saturn V’e kadar sırayla numaralandırma alışkanlığına başladılar (Titan, o zamanlar dördüncü sıradaydı). Titan’a verilen diğer eski isimler arasında “Satürn’ün sıradan uydusu” da bulunuyordu. Uluslararası Astronomi Birliği resmi olarak Titan’ı Satürn VI olarak numaralandırır.

Titan adı, o zamanlar bilinen yedi Satürn uydusunun adı da dahil olmak üzere, John Herschel’in (William Herschel’in oğlu, Mimas ve Enceladus’un kaşifi) 1847 tarihli Results of Astronomical Observations Made during the Years 1834, 5, 6, 7, 8, at the Cape of Good Hope adlı yayınından kaynaklanır. O zamandan beri Satürn çevresinde birçok küçük uydu keşfedildi. Satürn’ün uydularına mitolojik devlerin adları verilmiştir. Titan adı, Yunan mitolojisinde ölümsüz bir ırk olan Titanlardan gelmektedir.

Oluşumu

Jüpiter ve Satürn’ün düzenli uydularının, Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin oluşumuna benzer şekilde ortak yığılma yoluyla oluştuğu düşünülmektedir. Genç gaz devleri oluşurken, çevrelerinde zamanla uydular halinde birleşecek olan malzeme diskleri bulunuyordu. Jüpiter’in dört Galilei uydusu oldukça düzenli ve gezegen benzeri yörüngelerde bulunurken Titan, Satürn’ün sistemine ezici bir şekilde hakimdir ve yalnızca ortak yığılma ile hemen açıklanamayan yüksek bir yörünge dış merkezliğine sahiptir. Titan’ın oluşumu için önerilen bir model Satürn’ün sisteminin başlangıçta Jüpiter’in Galilei uydularına benzer bir grup uyduya sahip olduğunu, fakat bu uyduların Titan’ı oluşturacak bir dizi büyük çarpışma sonucu dağıldığını öne sürer. Iapetus ve Rhea gibi Satürn’ün orta büyüklükteki uyduları, bu çarpışmaların enkazından oluşmuştur. Böylesine şiddetli bir başlangıç Titan’ın yörünge dışmerkezliğini de açıklayabilir. Titan’ın atmosferik azotunun 2014 yılında yapılan bir analizi, Satürn çevresindeki malzemenin ortak yığılması sırasında mevcut olanlardan ziyade, Oort bulutunda bulunanlara benzer bir malzemeden kaynaklandığını öne sürmüştür.

Yörünge ve dönme

Titan’ın yörüngesi (kırmızıyla vurgulanmış), Satürn’ün diğer büyük iç uyduları arasında yer alır. Titan’ın yörüngesinin dışında kalan uydular (dıştan içe doğru) Iapetus ve Hyperion’dur. Yörüngesinin içinde yer alan uydular ise Rhea, Dione, Tethys, Enceladus ve Mimas’tır.

Titan, Satürn etrafındaki bir turunu 15 gün 22 saatte tamamlar. Dünya’nın uydusu Ay ve dev gezegen uydularının birçoğu gibi kendi etrafındaki dönme süresi (bir günü) yörüngesini tamamlama süresine eşittir. Bu yüzden Satürn ile kütleçekimsel kilitlenme halinde senkronize dönüş yapar ve gezegene her zaman aynı yüzünü gösterir. Titan üzerindeki boylamlar bu noktadan geçen meridyen başlangıç kabul edilerek batıya doğru ölçülür. Titan’ın yörünge dışmerkezliği 0,0288’dir ve yörünge düzlemi Satürn’ün ekvatoruna göre 0,348 derece eğiktir.

Küçük ve düzensiz şekilli uydu Hyperion, Titan ile 3:4 yörüngesel rezonansta kilitlidir, yani Hyperion her üç yörünge tamamladığında, Titan dört yörünge tamamlar. Hyperion’un muhtemelen kararlı bir yörünge adasında oluştuğu, o sırada devasa kütleye sahip Titan’ın ise yakınlaşan diğer cisimleri ya bünyesine kattığı ya da dışarı fırlattığı düşünülmektedir.

Atmosfer

Titan’ın atmosferindeki pus katmanlarının gerçek renkli görüntüsü.

Titan, dikkate değer bir atmosfere sahip bilinen tek doğal uydudur ve atmosferi, Dünya’nın dışında güneş sistemindeki azot bakımından zengin yoğun tek atmosferdir. 2004 yılında Cassini tarafından yapılan gözlemler Titan’ın tıpkı Venüs gibi, yüzeyinden çok daha hızlı dönen bir atmosfere sahip “süper rotatör” olduğunu göstermektedir. Voyager uzay sondalarıyla yapılan gözlemler, Titan’ın atmosferinin yaklaşık olarak 1,45 atm yüzey basıncıyla Dünya’dan daha yoğun olduğunu göstermiştir. Donuk puslu katmanlar, Güneş’ten ve diğer kaynaklardan gelen görünür ışığın çoğunu engeller ve Titan’ın yüzey özelliklerini gizler. Titan’ın daha düşük olan yerçekimi, atmosferinin Dünya’dan çok daha geniş olmasına imkan sağlar. Titan’ın atmosferi birçok dalga boyunda donuktur ve sonuç olarak, yörüngeden yüzeyin tam bir yansıma spektrumunun elde edilmesi imkansızdır. 2004 yılında Cassini-Huygens uzay aracının gelişine kadar Titan’ın yüzeyinin ilk doğrudan görüntüleri elde edilememişti.

Titan’ın atmosferi, azot (%97), metan (%2,7 ± 0,1), hidrojen (% 0,1-0,2) ve eser miktarda başka gazlar içerir. Etan, diyasetilen, metilasetilen, asetilen ve propan gibi diğer hidrokarbonların yanı sıra; siyanoasetilen, hidrojen siyanür, karbondioksit, karbonmonoksit, siyanojen, argon ve helyum gibi diğer gazlar da bulunur. Hidrokarbonların, Güneş’in ultraviyole ışığı tarafından metanın parçalanmasından kaynaklanan reaksiyonlarla Titan’ın üst atmosferinde oluştuğu ve kalın turuncu bir duman ürettiği düşünülmektedir. Titan, zamanının %95’ini Satürn’ün manyetosferinde geçirir, bu da onu güneş rüzgarından korumaya yardımcı olabilir.

İklim

Titan’ın yüzey sıcaklığı yaklaşık 94 K (-179 °C; -290,2 °F) civarındadır. Bu sıcaklıkta, su buzunun buhar basıncı aşırı düşüktür ve bu yüzden stratosferdeki su buharı sınırlıdır. Titan’a ulaşan güneş ışığı dünyaya düşen güneş ışığının %1’i kadardır. Bu güneş ışığının %90’ı Titan’ın yüzeyine ulaşmadan önce kalın atmosfer tarafından emilir ve sonuç olarak Dünya’nın aldığı güneş ışığının %0,1’i kalır.

Atmosferdeki metan gazı Titan’ın yüzeyinde sera etkisi yaratır. Bu olmasaydı Titan çok daha soğuk olurdu.[42] Diğer taraftan, Titan’ın atmosferindeki Toz pusu güneş ışığını emerek sera etkisini önleyen bir etki yaratır ve yüzeyin üst atmosfere göre çok daha soğuk olmasına sebep olur.

Christiaan Huygens

Caspar Netscher tarafından yapılmış Huygens resmi (1671), Museum Boerhaave, Leiden
Doğum 14 Nisan 1629
Lahey, Birleşik Hollanda Cumhuriyeti
Ölüm 08 Temmuz 1695 (66 yaşında)
Lahey, Birleşik Hollanda Cumhuriyeti
Milliyet Hollandalı
Mezun olduğu okul(lar) University of Leiden
Angers Üniversitesi
Tanınma nedeni

Liste
Partner(ler) Constantijn Huygens Jr. (Kardeşi)
Kariyeri
Dalı Doğa felsefesi
Matematik
Fizik
Astronomi
Horology
Çalıştığı kurum Royal Society of London
French Academy of Sciences
Etkilendikleri Galileo Galilei
René Descartes
Frans van Schooten
Etkiledikleri Gottfried Wilhelm Leibniz
Isaac Newton[2][3]

Christiaan Huygens FRS (/ˈhɡənz/ HY-gənz, also US /ˈhɔɪɡənz/ HOY-gənz, Felemenkçe telaffuz: [ˈkrɪstijaːn ˈɦœyɣə(n)s]; Latince: Hugenius; 14 Nisan 1629 – 8 Temmuz 1695), ayrıca Huyghens olarak da yazılır, tanınmış Hollandalı bir matematikçi ve bilim insanıdır. Özellikle bir astronom, fizikçi, olasılıkçı ya da saat bilimi ile uğraşan kimliği ile bilinir. Huygens zamanının öncü bilim insanlarındandır. Satürn halkaları üzerinde teleskobik çalışmalar yaparak Satürn’ün Titan uydusunu keşfetmiş ve ayrıca sarkaçlı saati icat etmiştir. Huygens mekanik ve optik alanında önemli çalışmalar yayınlamış ve şans oyunları üzerine öncü çalışmalar yapmıştır.

Hayatı

Gençlik yılları

Christiaan Huygens 14 Nisan 1629 yılında zengin ve nüfuzlu Hollandalı bir ailenin İkinci erkek çocuğu olarak Lahey’de dünyaya geldi. Huygens dedesinin ismini almıştır. Babası Constantijn Huygens, annesi Suzanna van Baerle idi. Annesi Christiaan Huygens’in kız kardeşinin doğumundan kısa bir süre sonra ölmüştür. Huygens çiftinin, Constantijn (1628), Christiaan (1629), Lodewijk (1631), Philips (1632) ve Suzanna (1637) adlarında beş çocuğu vardı.

Babası, Constantijn Huygens diplomat, Orange House’un danışmanı ve aynı zamanda şair ve müzisyendi. Galileo Galilei, Marin Mersenne ve Renē Descartes, Constantijn Huygens’in arkadaşlarıydı.

Christiaan Huygens 16 yaşına kadar evde eğitim gördü. Huygens minyatür değirmenler ve diğer makinelerle oynamayı çok severdi. Babası ona özgürlükçü bir eğitim verdi. Huygens dil ve müzik, tarih ve coğrafya, matematik, mantık ve söylem ve aynı zamanda dans, eskrim ve binicilik eğitimleri aldı.

Öğrencilik yılları

Babası Huygens’i Leiden Üniversitesi hukuk ve matematik bölümlerine gönderdi. Huygens burada Mayıs 1645’ten Mart 1647 yılına kadar eğitim gördü. Frans van Schooter Leiden Üniversitesi’nde 1646 yılında bir akademisyendi ve aynı zamanda Huygens ve abisinin özel matematik öğretmeniydi. Descartes’in tavsiyesi üzerine bu görevi üstlenmiştir.

Birkaç yıl sonra, Huygens yeni kurulan ve babasının müdürü olduğu Orange Koleji’nde çalışmalarına devam etti fakat kardeşi Lodewijk ve başka bir öğrenci arasında geçen düellodan sonra bir değişiklik oluştu. Constantijn Huygens bu kolejde 1669 yılına kadar sürecek olan başka bir göreve getirildi.

Christiaan Huygens, hukukçu olan Johann Henryk Dauber’in evinde yaşamaya başladı ve İngiliz öğretim görevlisi John Pell ile matematik dersleri verdi. Huygens çalışmalarını Ağustos 1649 yılında tamamladı ve hemen diplomat olarak Nassau dükü ile çalışmaya başladı. Bu görev onu Bentheim’e ve daha sonra Flensburg’a gönderdi. Daha sonra Danimarka’ya gitti Kopenhag ve Helsingør’u ziyaret etti ve Stockholm’deki Descartes’i ziyaret etmek için Qresund’u geçmeyi umdu fakat bu gerçekleşmedi. Babası Huygens’in bir diplomat olmasını istedi, fakat bu da gerçekleşmedi. Siyasi anlamda 1650 yılında Birinci Stadtholdersles Dönemi başladı yani Orange House artık iktidar değildi ve bu durum Constantijn Huygens’i de etkilemiştir. Daha sonra babası, Christiaan’ın böyle bir kariyerle hiç ilgili olmadığını anladı.

Başlangıçtaki bağlantıları

Huygens genellikle Fransızca ve Latince yazardı. Huygens Leiden ’de bir kolej öğrencisiyken 1648 yılında vefat eden Mersenne isimli bir muhabirle yazışmaya başladı. Huygens matematiğe karşı ilgili ve yetenekli biriydi. 1646 yılında katenar (zincir eğrisi) şeklinde bir asma köprü vardı. Huygens, Mersenne’nin sikloid hakkındaki endişelerini, salınımın merkezi ve yerçekimi sabiti gibi konular hakkındaki teorilerini ancak 1650’lerin sonlarına doğru ciddiye aldı. Ayrıca Mersenne müzik teorisi üzerine de yazılar yazmıştır. Huygens, ortalama ses tamperemanını (meantone temperament) tercih etmiştir. 31 eşit tamperemanda yenilik yapmıştır fakat yaptığı bu yenilikler daha önce Francisco de Salinas tarafınca düşünülmüştür ayrıca bu düşünceyi logaritma kullanarak keşfetmiş olup ortalama ses sistemi ile logaritma arasında yakın bir ilişki olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Huygens 1654 yılında Lahey’de bulunan babasının evine geri döndü ve kendini tamamen araştırmalara adamayı başardı. Ailesinin, Hofwijk’ten çok uzakta olmayan başka bir evi vardı ve Huygens yaz tatillerini burada geçirirdi. Onun bilimsel yaşamı depresyon nöbetleri geçirmesine engel olamadı.

1655 yılında Paris ziyaretinde kendini Ismael Boulliau’ya tanıtmak için onu ziyarete gitti. Daha sonra Boulliau, Huygens’i Cloudy Mylon’u görmeye götürdü. 1650’lerde Mersenne çevresinde toplanan Parisli alîm grubu ve sekreterlik rolünü üstlenen Mylon, Huygens ile bazı sorunlar yaşamıştır. Huygens 1656 yılında putperest olmasına rağmen büyük bir hayranı olduğu Pierre de Fermat ile karşı karşıya geldi. Fermat’ın araştırmanın ana düşüncesinin dışında kalması ve bazı olaylar hakkındaki iddialarının güvenilir olmaması şaşırtıcı ve buruk bir deneyim oldu. Fermat’ın endişeleri devam ederken Huygens matematik uygulamaları arıyordu.

Bilimsel başlangıcı

Huygens’in araştırma sonuçları ve keşifleri uzun sürede yayınlanırdı. Huygens’in ilk işi 1651 yılında kareleme alanında Theoremata Karelemesini basmak oldu. Bu baskı yıllar önce Huygens’in Gregoire de Saint-Vincent ile tartıştığı ‘‘dairenin hatalı kare alma metodunu ‘’da içermektedir. Huygens’in tercih ettiği metotlar Archiemedes ve Fermat’tı. 1650’lerde kareleme yöntemi önemli bir sorundu.

Huygens 1652-1653 yılları arasında teorik açıdan küresel mercekler üzerine çalışmalar yaptı. Elde edilen sonuçlar 1669 Isaac Barrow’a kadar yayınlanmadı. Huygens’in asıl amacı teleskopları anlamaktı. Huygens 1655 yılında kendi merceklerini kardeşi Contantijn ile işbirliği yaparak bilemeye başladı. 1662 yılında iki mercekli oküler teleskop olarak şimdiki adıyla Huygenian Merceği’ni tasarladı. Mercekler, Huygens’in Baruch Spinoza ile tanışmasına sebep olan ortak bir ilgi alanıydı. Huygens ve Spinoza bilim hakkında oldukça farklı bakış açılarına sahiptiler. Spinoza daha kararlı bir Dekartçıydı (Decartes veya felsefesi ile ilgili) ve onun bazı tartışma yazışmaları günümüze ulaşmıştır. Huygens şans oyunları üzerine ilk tezini 1657 yılında yazmıştır.

1662 yılında Sör Robert Moray Huygens’e, John Graunt’un yaşam tablosunu gönderdi ve zamanla Huygens ve kardeşi Lodewijk yaşam beklentisi üzerine çalıştı. 3 Mayıs 1661 tarihinde, Huygens astronom Thomas Streete ve Reeve ile Richard Reeve tarafından Londra’da yapılmış teleskobu kullanarak Merkür’ün Güneş üzerinden geçişini gözlemlemiştir. Huygens, 1639 yılında Jeremiah Horrocks’un Venüs’ün geçişi üzerine yazdığı el yazısı ile Hevelius’u geçti ve böylece ilk basım 1662 yılında yapılmış oldu. Bu yıllarda, Huygens eski tip piyano çalıyor ve aynı zamanda müziğe ve Simon Steven’in teorilerine ilgi duyuyordu. Huygens 1663 yılında Kraliyet Derneği’ne üye oldu.

Fransa’daki yılları

1663 yılı boyunca Huygens’in Paris’e yaptığı üçüncü ziyaretinde Montmor Akademisi kapatıldı ve Huygens Baconian (Sör Francis Bacon’u destekleyen) tarzı bir bilim programını savunmak için bir şans yakaladı. 1666 yılında Fransa’ya taşındı ve Louis XIV. tarafından yeni açılan Fransız Bilim Akademisi’nde bir pozisyona getirildi. Huygens, Paris’te önemli bir patrona sahipti ve Jean-Baptiste Colbert ile yazışma içerisindeydi. Huygens’in akademi ile ilişkisi her zaman kolay olmadı. 1670 yılında Huygens ağır hastalandığında, öldüğü zaman çalışma kâğıtlarının Kraliyet Derneği’ne bağışlanmasını sağlaması için Francis Vernon’u seçti. Daha sonra Fransa-Hollanda savaşında İngiltere’nin de bir parçasının savaşta yer almasının Huygens ile Kraliyet Derneği’nin arasındaki ilişkiye zarar verdiği sanılmaktadır. Denis Papin, Huygens’in asistanıdır. Huygens ve asistanı Papin’in projelerinden biri olan barut motoru beklenen başarıyı sağlayamadı. Papin 1678 yılında İngiltere’ye taşındı ve bu alandaki çalışmalarına devam etti. Huygens Paris Gözlemevi’ni kullanarak daha fazla astronomik gözlemler yapmıştır.

Huygens, Leibniz’e 1673 yılında matematik ve analitik geometri dersleri verdi.

Son yılları

Huygens ciddi derecede depresyona girdikten sonra 1681 yılında Lahey’e geri döndü. 1684 yılında tüpsüz hava teleskobu üzerine Astroscopia Compendiaria’yı yayınladı. Huygens 1685 yılında Fransa’ya tekrar dönmek istedi fakat Nantes Fermanı bunu engellemiştir. Babası 1687 yılında vefat etti ve Huygens’e Hofwijk’deki evi miras bıraktı. 12 Haziran 1689 yılında İngiltere’ye yaptığı üçüncü ziyaretinde Isaac Newton ile tanıştı. İzlanda Kristali hakkında konuştular ve daha sonra hareket direnci hakkında yazıştılar.

Huygens 1693 yılında akustik olguyu şimdiki adıyla ses efektini gözlemledi. Huygens, 8 Temmuz 1695 yılında Lahey’de öldü ve Grote Kerk’e gömüldü.

Çalışmaları

Tabiat felsefesi üzerine çalışmalar

Huygens, Descartes ve Newton’un arasında Avrupa’nın öncü doğa felsefecisi olarak anılmıştır. Huygens Kendi zamanının mekanik felsefî ilkelerine bağlı kalmıştır. Özellikle de yerçekimi kuvvetini açıklamaya çalışmıştır.

Huygens, Nisan 1661 yılında İngiltere’ye yaptığı ilk ziyaretinde Gresham Koleji’nin grup toplantısına katıldı ve Boyle’nin hava pompası deneylerini öğrendi. Huygens, 1662 yılının ilk aylarına kadar zamanını çalışmalarını çoğaltmaya harcadı. Bu uzun süreç deneysel ve teorik olarak bazı sorunlara neden olmuştur.

Hareket Kanunu, etki ve yerçekimi

Huygens 1650’lerde elastik çarpışma üzerine çalışmalar yaptı ama bu çalışmaları yayınlaması 10 yıl gecikti. Huygens, Descaters’in elastik çarpışma hakkındaki kanunlarının yanlış olduğunu söyleyerek doğru kanunları formüle etti. Huygens, Newton’un İkinci Kanunu’nun günümüzdeki halini kuadratik formda ifade etti. 1659 yılında merkezcil kuvvetin günümüzdeki standart formülünü dairesel hareketten yararlanarak elde etti.

1673 yılında yayınlanan bu genel formül astronomi yörünge çalışmaları için önemli bir adım oldu ve gezegensel hareketler üzerine Kepler’in üçüncü yasasından yerçekiminin ters kare yasasına geçişi sağladı. Huygens sarkaç üzerine yaptığı çalışmalarla basit harmonik hareket teorisine çok yaklaşmıştı fakat bu konu Newton tarafından onun ikinci kitabı olan Matematik Prensipleri’nde yer almıştır.

Optik

Huygens, özellikle 1678 yılında Paris Bilim Akademisi’nce bildirilen ışığın dalga kuramıyla hatırlanmaktadır. Bu teori, 1690 yılında kendisinin ışık tezinin içinde yayınlanmıştır. Huygens bu yayında, dalga teorisinin el yazmasında ona yardımcı olan Ignace- Gaston Pardies’den de bahsetmiştir.

Huygens’in temel ilkelerinden birisi de ışık hızının sonlu olduğudur. Bu teori kinematiktir ve teori büyük oranda geometrik optik ile sınırlıdır.

Huygens 1669 yılında Rasmus Bartholin tarafından keşfedilen İzlanda Kalsitinin üzerinde çift kırılma olayını tecrübe etmiştir. Huygens ilk başlarda bulduğu şeyin ne olduğunu açıklayamadı. Daha sonra kendisinin dalga teorisi konsepti ile açıklamıştır. Huygens ışınların kırılmasına ve eğilmesine sebep olan eğri yüzey üzerine olan iddiaları geliştirmiştir. Newton 1704 yılında bu teorinin yerine ışığın parçacık teorisini önerdi. Huygens’in teorisi kabul edilmedi çünkü boyuna dalgalar çift kırınım olayını göstermemekteydi. Huygens projektörlerdeki mercek kullanımını incelemiştir. 1659 yazışmalarına göre Huygens, büyülü fenerin mucidi olarak yansıtılmıştır.

Horoloji (Zaman ölçme bilimi)

Yaylı sarkaçlı saat, Huygens tarafından tasarlandı ve Salomon Coster tarafından imal edildi (1657), Horologium Oscilatorium ‘un bir kopyası (1673) ile Leiden’ deki Boerhaave müzesindedir.

Huygens, o zamandan beri mekanik saatlerde kullanılan salınımlı saat mekanizmalarını, denge yayını ve sarkacı geliştirdi. Bu saat hassaslığında büyük artışa yol açtı.

1657’de, düzenleme mekanizmaları olarak sarkaçlarla ilgili daha önceki araştırmalardan ilham alan Huygens, zaman işleyişinde bir atılım olan ve 1930’lara kadar 275 yıl boyunca en doğru zaman ölçer olan sarkaçlı saati icat etti. Saat tasarımlarının yapımını, saati yapan Lahey’deki Salomon Coster’a verdi. Sarkaçlı saat, mevcut “verge ve foliot” saatlerden daha doğruydu ve hemen popüler oldu ve hızla Avrupa’ya yayıldı. Ancak Huygens, buluşundan fazla para kazanmadı. Pierre Séguier, Fransız haklarını reddetti, bu sırada Rotterdam’daki Simon Douw ve Londra’daki Ahasuerus Fromanteel tasarımını 1658’de kopyaladı.

Bilinen en eski Huygens tarzı sarkaçlı saat 1657 tarihlidir ve Leiden’deki Boerhaave Müzesi’nde görülebilir.

Sarkaçlı saati icat etme teşvikinin bir kısmı, deniz yolculuklarında göksel navigasyonu kullanıp boylam bulmak için kullanılabilecek doğru deniz kronometresini yapmaktı. Ancak geminin sallanma hareketi sarkacın hareketini bozduğu için saat bir deniz kronometresi olarak başarısız oldu.

1660 yılında Lodewijk Huygens İspanya’ya yaptığı yolculukta bir deneme yaptı ve ağır hava koşullarının saati işe yaramaz hale getirdiğini bildirdi.

Alexander Bruce 1662’de sahaya dirsek attı ve Huygens, Sir Robert Moray ve Royal Society’yi arabuluculuk yapmaya ve bazı haklarını korumaya çağırdı.

Denemeler 1660’lara kadar devam etti, en iyi haber Kraliyet Donanması kaptanı Robert Holmes’tan 1664’te Hollanda mülklerine karşı faaliyet göstermesiydi. Samuel Pepys o sırada şüphelerini dile getirdiği için, Lisa Jardine Holmes’un deneme sonuçlarını doğru şekilde bildirdiğinden şüphe etmiştir.

Fransız Akademisi için Cayenne’e yapılan bir keşif gezisi kötü sonuçlandı. Jean Richer, Dünya’nın şekli için düzeltme önerdi. 1686’da Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin Ümit Burnu’na seferinde Huygens düzeltmeyi geriye dönük olarak sağlayabiliyordu.

Sarkaçlar

Huygens, 1673 yılında Horologium Oscillatorium sive de motu pendulorum (Zamanı Ölçme Biliminde Salınım veya Sarkaç Hareketleri) adlı kitabı yayınlandı. Bu kitap Huygens’in yaptığı en önemli çalışmadır. Mersenne ve diğerleri tarafından sarkaçlar çok hassas olmayan sabit zaman aralıklarıyla gözlemlenmiştir. Sarkaçların periyotları salınım genişliğine bağlıdır. Huygens bir cismin üzerine etkiyen yerçekimi kuvvetiyle cismin aşağı doğru kaymasını gözlemleyerek aşağı doğru olan eğriyi bulmuştur. Böylelikle sözde Tautochrone sorununu çözmüştür. Ayrıca Huygens, Mersenne tarafından oluşturulan, salınım hareketi yapan herhangi bir şekildeki katı cismin periyodunu bulma sorununu çözmüştür. Bu, salınımın merkezi ve dönme noktasıyla olan karşılıklı ilişkinin keşfini kapsamaktadır. Huygens dairesel hareket yapan bir kordonun üzerinde ağırlık oluşturarak ve merkezkaç kavramını kullanarak konik sarkacı incelemiştir. Huygens, ideal matematiksel sarkacın periyod formülünü ağırlıksız bir ip kullanarak elde etmiştir.

Huygens birleştirilmiş sarkaçların salınım periyodları üzerinde çalışmalar yaparak ‘’eylemsizlik momentini’’ geliştirmiştir.

Huygens iki saat sarkacını aynı destek üzerinde birbirine monte ederek senkronize olmasını sağlamıştır ve böylelikle birleştirilmiş salınımları gözlemlemiştir.

Spiral yay saati

Huygens ve Robert Hooke spiral yay saatini aynı dönemde olmalarına rağmen birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir. Bu konu üzerine tartışmalar yüzyıllarca devam etti.

Spiral yaylar bağımsız maşa kollarıyla birlikte modern saatlerin temelidir çünkü bunlar eşzamanlı olarak ayarlanabiliyordu. Ayrıca Huygens 1675 yılında ‘’cep saatinin’’ patentini almıştır.

Astronomi

Satürn’ün halkaları ve Titan

Huygens’in Satürn’ün açılarına ilişkin açıklaması, Systema Saturnium (1659).

1655’te Huygens, Satürn’ün halkaları’nın “ince, düz bir halka, hiçbir yere değmeyen ve tutulmaya meyilli” olduğunu öne süren ilk kişiydi. Kendi tasarladığı 43x büyütmeli bir kırılmalı teleskop kullanan Huygens, Satürn’ün ilk uydusu Titan’ı da keşfetti. Aynı yıl, Orion Nebulası’nı gözlemledi ve taslağını çizdi; Orion Bulutsusu’nun bilinen ilk örneği olan çizimi 1659’da Systema Saturnium’da yayınlandı. Modern teleskopunu kullanarak bulutsuyu farklı yıldızlara bölmeyi başardı. Daha aydınlık olan iç kısım şimdi onun onuruna “Huygenian bölgesi” adını taşıyor. Ayrıca birkaç yıldızlararası bulutsu ve bazı çift yıldızları keşfetti.

Mars ve Sirtis Major

1659’da Huygens, Mars üzerindeki volkanik bir ova olan Syrtis Major Planum adlı yüzey özelliğini gözlemleyen ilk kişiydi.

Mars’ta günün uzunluğunu tahmin etmek için bu özelliğin hareketinin birkaç gün boyunca tekrarlanan gözlemlerini kullandı ve bunu oldukça doğru bir şekilde 24 1/2 saat yaptı. Bu süre, 24 saat 37 dakikalık Mars gününün gerçek uzunluğundan sadece birkaç dakika uzaktır.

Planetaryum

Jean-Baptiste Colbert’in teşvikiyle Huygens, tüm gezegenleri ve o zamanlar Güneş’in etrafında döndüğü bilinen uydularını gösterebilecek mekanik bir planetaryum inşa etme görevini üstlendi. Huygens, tasarımını 1680’de tamamladı ve ertesi yıl saat yapımcısı Johannes van Ceulen’e yaptırdı. Ancak, bu arada Colbert öldü ve Huygens planetaryumunu yeni bakan olarak Fransız Bilimler Akademisi’ne teslim edemedi, Louvois Markisi Fracois-Michel le Tellier, Huygens’in sözleşmesini yenilememe kararı aldı.

Huygens tasarımında, doğru sayıda dişe sahip dişlileri seçebileceği en iyi rasyonel yaklaşımları bulmak için devamlı kesirleri ustaca kullandı. İki dişli arasındaki oran, iki gezegenin yörünge periyodlarını belirledi. Huygens, gezegenleri Güneş’in etrafında hareket ettirmek için zamanda ileri ve geri gidebilen bir saat mekanizması kullandı. Huygens, kendi planetaryumunun Ole Rømer tarafından aynı zamanda inşa edilen benzer bir cihazdan daha doğru olduğunu iddia etti, ancak planetaryum tasarımı “Opuscula Posthuma”da (1703) ölümünden sonraya kadar yayınlanmadı.

Huygens, Güneş sistemi, gezegenler ve evren ile ilgili olan görüş ve düşüncelerini yazdığı Cosmotheoros kitabında toplamıştır.

Çalışmaları listesi

  • 1649 – De iis quae liquido supernatant (suyun üst kısmı hakkında:yayınlanmadı)
  • 1651 – Cyclometriae
  • 1651 – Theoremata de quadratura hyperboles, ellipsis et circuli (hiperbol, elips ve dairenin alan hesabı: Huygens’in ilk yayınıdır.)
  • 1654 – De circuli magnitudine inventa (Dairenin Çevresini Bulma)
  • 1656 – De Saturni Luna observatio nova (Satürn uydusunun yeni gözlemi, Titan’ın keşfi)
  • 1659 – Systema saturnium (SatürnGezegeni)
  • 1659 – De vi centrifuga (Merkezcil Kuvvet: 1703’te yayınlandı)
  • 1673 – Horologium oscillatorium sive de motu pendularium (Zaman Ölçme Biliminde Salınım veya Sarkaç Hareketleri: Louis XIV. e adanmıştır.)
  • 1684 – Astroscopia Compendiaria tubi optici molimine liberata (Tüpsüz teleskobun bileşenleri)
  • 1685 – Memoriën aengaende het slijpen van glasen tot verrekijckers (teleskop merceklerinin bilenme yöntemleri)
  • 1686 – Old Dutch: Kort onderwijs aengaende het gebruijck der horologiën tot het vinden der lenghten van Oost en West (teleskop mercekleri boylamı ölçmek için nasıl bilenir)
  • 1690 – Traité de la lumière (Işık Antlaşması)
  • 1690 – Discours de la cause de la pesanteur (Yerçekimi Nedenleri)
  • 1691 – Lettre touchant le cycle harmonique (Harmonik Döngü ile ilgili mektup)
  • 1698 – Cosmotheoros (Güneş sistemi, kozmoloji, evrendeki yaşam hakkında)
  • 1724 – Novus cyclus harmonicus (Yeni harmonik döngü: Huygens’in ölümünden sonra, Leiden)

Huygens’in adının verildiği alanlar

Bilim

  • Huygens insansız uzay aracı (Cassini-Huygens misyonunun bir parçası olarak

Satürn’ün Titan Uydusuna indirilmiştir.)

  • Huygens 2801 Asteroidi
  • Mars üzerindeki bir kratere Huygens ismi verilmiştir.
  • Mons Huygens (Ay üzerindeki en yüksek dağ)
  • Huygens Yazılımı (Mikroskop görüntüsü işleme paketi)
  • Huygens tarafından tasarlanan iki elemanlı göz merceği
  • Huygens- Fresnel Prensibi (Dalga yayılımındaki bozuklukları anlamak için)
  • Huygens Dalgacığı
  • W.I.S.V Christiaan Huygens (Delft Teknoloji Üniversitesi’nde Matematik ve Bilgisayar Bilimleri için çalışmalar yapan Hollandalı çalışma derneği)
  • Huygens Laboratuvarı (Leiden Üniversitesi, Fizik Bölümü, Hollanda)
  • Huygens Süper Bilgisayarı (Hollanda Ulusal Süper Bilgisayar Tesisi)
  • Hollanda Noordwijk’deki Huygens Binası
  • Hollanda, Nijmegen, Radboud Üniversitesi Huygens Binası (Nijmegen Üniversitesi, Fen Bilimleri Bölümü’nün önemli yapılarından birisidir.)
  • 1752 – İngiltere’de yılın ilk günü. İngilizlerde 1 Ocak ile başlayan ilk yıl 1752’dir.
  • 1807 – Birleşik Krallık Parlamentosu, köle ticaretini yasakladı.
  • 1811 – Percy Bysshe Shelley, “Tanrıtanımazlığın Gerekliliği” adlı makalesinden dolayı Oxford Üniversitesi’nden atıldı.
  • 1821 – Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını ilan etti.
  • 1912 – Ahmet Ferit Tek, Türk Ocağı’nı kurdu.
Ahmet Ferit Tek
Türkiye İçişleri Bakanı
Görev süresi
30 Ekim 1923 – 21 Mayıs 1924
Başbakan İsmet İnönü
Yerine geldiği Ali Fethi Okyar
Yerine gelen Cemil Uybadın
TBMM Maliye Vekili
Görev süresi
17 Temmuz 1920 – 19 Mayıs 1921
TBMM Reisi Mustafa Kemal Atatürk
Yerine geldiği Hakkı Behiç Bayiç
Yerine gelen Hasan Saka
Türkiye Büyük Millet Meclisi
1. ve 2. Dönem Milletvekili
Görev süresi
23 Nisan 1920 – 26 Haziran 1927
Seçim bölgesi 1920 – İstanbul
1923 – Kütahya
Meclis-i Mebûsan
3. ve 6. Dönem Mebusu
Görev süresi
12 Ocak 1920 – 18 Mart 1920
Seçim bölgesi 1919 – İstanbul
Görev süresi
17 Aralık 1908 – 18 Ocak 1912
Seçim bölgesi 1908 – Kütahya
Kişisel bilgiler
Doğum Ahmed Ferid
7 Mart 1878
Bursa, Osmanlı İmparatorluğu
Ölüm 25 Kasım 1971 (93 yaşında)
İstanbul, Türkiye
Defin yeri Sahrayıcedid Mezarlığı, İstanbul
Partisi Cumhuriyet Halk Partisi
Bitirdiği okul Kuleli Askeri İdadisi
Harp Okulu
Mesleği Asker, Siyasetçi, Diplomat

Ahmet Ferit Tek (7 Mart 1878, Bursa – 25 Kasım 1971, İstanbul), Türk siyasetçi, diplomat, fikir adamı.

Türk Ocağı’nın kurucularından ve derneğin resmî kuruluşundan sonraki ilk genel başkanıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk İçişleri Bakanı’dır. Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda, TBMM 1. Dönem ve 2. Dönem’de milletvekilliği, I. ve II. İcra Vekilleri Heyeti’nde ve 1. Hükûmet ve 2. Hükûmet’te bakanlık, sonrasında diplomatlık yaptı. Fecr-i Ati döneminin kadın yazarlarından Müfide Ferit Tek’in eşi, sanat tarihçisi Emel Esin’in babasıdır.

Yaşamı

 

Ailesi ve öğrenim yılları

 

7 Mart 1878 tarihinde Bursa’da doğdu. İstanbullu bir aileye mensuptur. Babası Maliye muhasebecilerinden Mustafa Reşit Bey, büyük babası kadı Asım Efendi’dir. Annesi Bursalı İbrahim Ağa’nın kızı Hanife Leyla Hanım’dır.

Öğrenimine Darü’l-Feyz Mektebi’nde başladı. Gülhane Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra asker olma isteği ile Kuleli Askeri İdadisi’ne girdi. Askeri eğitime 1894 yılında girdiği Harbiye Mektebi’nde devam etti. 1896 yılında piyade asteğmen rütbesi ile mezun oldu.

Bir sene Erkan-ı Harbiye sınıfında çalıştı. 1897 ve 1898 yıllarında meşrutiyetçi öğrencilere karşı soruşturma başlatılmıştı. Arkadaşı Yusuf Akçura’yı korumak istemesi sonucu tutuklandı. 102 gün Taşkışla’da mahkûm olduktan sonra İstanbul’dan Fizan’a sürüldü. 8 Eylül 1897’de İstanbul’dan ayrıldı, sürgün edilen diğer mahkûmlarla Şeref isimli vapurla yaptıkları bir haftalık yolculuktan sonra Trablusgarp’a vardı; onları Fizan’a götürecek yol parası temin edilemediğinden Trablusgarp’ta hapsedildiler. Bir yıl boyunca Trabulusgarp’ta zindanda kaldı. 1898 yılında affedildi ve rütbesi iade edildi. Trablusgarp Fırkası Erkan-ı Harbiye’sinde memuriyete başladı. Eşi Müfide Ferit Hanım ile Trablusgarp’ta bulunduğu sırada tanıştı.

Yusuf Akçura ile birlikte 1900 yılında Trablusgarp kıyılarından bir kayığa binerek Tunus’a ve oradan Paris’e kaçtılar. Fransa’da bir taraftan siyasi faaliyetlere devam ederken diğer taraftan Paris Siyasi İlimler Mektebi’ne (Ecole Libre des Sciences Politiques) devam ederek, 29 Haziran 1903 tarihinde okulu yedinci olarak ve onur ödülü alarak bitirdi.

Öğrenci iken, 4 Şubat 1902 tarihinde toplanan I. Jön Türk Kongresi’ne katıldı. Paris’e gelerek Versailles Lisesi’nde öğrenime başlamış olan Müfide Ferit ile 1907’de evlendi. Bu evlilikten 1914 yılında bir kızı (Emel Esin) dünyaya geldi.

Mısır yılları ve yurda dönüşü

 

1903-1908 yılları arasında kesin olarak belli olmayan bir tarihte Kazan’a gitti ve arkadaşı Yusuf Akçura’yı ziyaret etti. Ziyaretinin ardından, Türkiye’ye dönemediği için Mısır’a yerleşti. Kahire’de yayınlanan Türk gazetesinde yazılar yazdı.

II. Meşrutiyet’in ilanı üzerine 1908 yılında İstanbul’a döndü. Şura-yı Ümmet Gazetesi’nde yazılar yazdı. Mekteb-i Mülkiye’de “18. Asır Siyasi Tarihi” dersleri verdi. 1913 yılında İstanbul’dan uzaklaştırılıncaya kadar bu görevini sürdürdü. Ayrıca 1909 yılında Ahmet Rıza Bey’in teklif ettiği Meclis-i Mebusan başkatipliği görevine atandı.

Siyaset Yaşamı

 

Meclis-i Mebusan’a Girmesi

 

Kütahya mebusu Saffet Paşa’nın istifası üzerine Kütahya mebusu seçilerek 18 Kasım 1909 tarihinde itibaren Meclis-i Mebusan’da mebus olarak yer aldı. Mecliste İttihat ve Terakki Fırkası’nı açıkça eleştirmesi, 1909 yılında partiden ihraç edilmesine neden oldu. 1912 seçimlerinde meclis dışında kaldı.

Millî Meşrutiyet Fırkası

 

5 Temmuz 1912 tarihinde Millî Meşrutiyet Fırkası’nı kurdu. Parti kuruluşunda yer alan diğer arkadaşları Yusuf Akçura, Müderris Zühdü Bey, Mehmed Ali ve Cami Beyler idi. Partinin programında şu fikirler yer alıyordu: Türkler yüzyıllardır İmparatorluğun hudutlarında çarpıştı. Kendi illerini ihmal etmek durumunda kaldılar. Türk illerinin kalbi olan Anadolu bakımsızdır. Türklerin de kendi millî kaderlerini düşünmesi saati çalmıştır.

22 Eylül 1912 tarihinde partinin yayın organı olan İfham Gazetesini yayına çıkarmaya ve “İfham Kütüphanesi” adı altında bir dizi kitap basmaya başladı. Gazetede ateşli yazılar yazdı. Yazılarında Türklük ve İslamiyet dayanışmasına büyük önem verdi. Milliyet fikri ve milliyetçilik ülküsünü gerçeklik şuuru ile dengelemeye, her türlü siyasi düşüncenin üstünde değişmez prensip olarak yerleşmesine büyük önem vermiştir.

Türk Ocağı’nın Kurulması

 

Türk Ocağı adlı derneğin Askeri Tıbbiyeliler arasında 1911 yılında başlayan kuruluş çalışmaları sırasında Mehmet Emin Bey (Yurdakul) başkanlığında geçici bir idare heyeti kurulmuştu. Resmî olarak 25 Mart 1912 tarihinde kurulan Türk Ocağı’nın ilk Genel Başkanı Mehmet Emin Bey oldu.

Savaş yılları

 

Balkan Savaşı sırasında Çatalca’daki genel karargâhta yüzbaşı rütbesiyle bir süre görev yaptı ancak Londra Antlaşması’nın imzalanması üzerine yeniden gazetesinin başına döndü. Gazete, Mahmud Şevket Paşa’nın katli hakkındaki bir haber nedeniyle 13 Haziran 1913 günü kapatıldı. Mehmet Emin, önce Sinop’a iki yıl sonra Bilecik’e sürgün edildi. Bu yıllarda en yakın arkadaşı Refik Halit (Karay) oldu. I. Dünya Savaşı, o sürgünde bulunduğu sırada patlak verdi.

İşgal yılları

 

Savaş sırasında bağımsızlığını kazanan Ukrayna’nın merkezi Kiev’e 1918 yılında başkonsolos tayin edildi. Bir yıl sonra ülke Bolşevik işgaline uğrayınca İstanbul’a döndü.

Bir süre Damat Ferit Paşa kabinesinde Nafia Nazırı (Bayındırlık Bakanı) olarak görev yaptı ve Maliye Nezareti’ne vekalet etti. Millî Meşrutiyet Fırkası’ndaki arkadaşlarıyla Millî Türk Fırkası adında yeni bir milliyetçi siyasi parti kurdu. 12 Ocak 1920 tarihinde toplanacak Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na tekrar Kütahya mebusu olarak girmek üzere seçimlerde aday oldu, İstanbul mebusu seçildi. Birkaç ay sonra meclis, işgal güçlerinin baskısıyla kapatılınca millî mücadelenin yürütüldüğü Ankara’ya geçti.

Millî Mücadele Yılları

 

30 Mayıs 1920 tarihinde Ankara’ya geldi ve İstanbul mebusu olarak 1. TBMM’de yerini aldı. Birkaç ay sonra Maliye Bakanı oldu ancak bütçe görüşmelerinde çıkan bir anlaşmazlık sonucu diğer bakanlarla birlikte 16 Mayıs 1921 tarihinde istifa etti. 26 Ekim 1921 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından TBMM Paris temsilcisi olarak atandı, milletvekilliğinden izinli sayıldı. 1923 yılında Lozan görüşmelerine katıldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk İçişleri Bakanı

 

Ferit Tek Sokak, Caferağa Mahallesi, Kadıköy

30 Ekim 1923 tarihinde İsmet Paşa tarafından kurulan ilk cumhuriyet kabinesinde yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) olarak yer aldı. Görevini, ikinci kabinede de sürdürdü. Bakanlığı sırasında Cumhuriyet tarihinin ilk Köy Kanununu oluşturdu. O devir Anadolu’da yaygın olan eşkıyaya karşı mücadeleye girerek asayişi temin edebildi. Dâhiliye Vekilliği sırasında gerçekleştirdiği diğer önemli icraatı ise Yüzellilikler listesini hazırlamış olmasıdır.

1924’te üç Ermeni zengininin kanun dışı bir şekilde ülkeye girmesine izin vermekten şüpheli bulundu ve tahkikata uğradı. Bu arada 28 Nisan 1924 tarihli gazetelerde, Ferit Bey’in Damat Ferid Paşa kabinesinde Nafia Naziri bulunduğu sırada Milli Hareket aleyhine 8 Temmüz 1919’da Refet Paşa’ya Vekiller Heyti adına çektiği bir şifreli telgrafa dair ifşaat çıktı. Ferit Bey çektiği telgrafın bir parola olduğunu iddia etti. Refet Paşa, Ferit Bey’in Samsun’un İngilizler tarafından işgaline imkan vermeye uğraştığını ve Milli Hareket’i kötülediğini gazetecilere etraflı bir şekilde anlattı. Bu ifşaat neticesinde Ferit Bey 21 Mayıs 1924’te istifa etti.

Diplomatlık Yılları

 

1925 yılından sonra tamamen Hariciye’nin hizmetine girdi. 6 Mayıs 1925 tarihinde Londra’ya büyükelçi olarak atandı. İngiltere’nin Ankara Büyükelcisi Sir Percy Loraine’e göre, Bolşevik yanlısıydı. Ayrıca frsatçı ve prensipsiz biri olarak tanımladığı Tek’in eşinin Londra Büyükelçiliği’ndeki başarısında büyük bir etken olduğunu söylemektedir. Yedi yıl bu görevi sürdürdükten sonra 1932’de Varşova büyükelçiliğine atandı. Bu görevine de aralıksız yedi yıl devam etti. Bu arada 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun çıkması ile “Tek” soyadını aldı. 1939’da merkezde görevlendirildi. Son olarak 5 Aralık 1939 tarihinde Tokyo Büyükelçiliği görevinde bulundu. Yaş haddi gelince, görev süresi bir yıl uzatıldı. 1943 yılında emekliye ayrıldı. 25 Kasım 1971 tarihinde öldü.

Ahmet Ferit Tek ve Müfide Ferit Tek’in Sahrayıcedid Mezarlığı’nda bulunan mezarları (Mart 2022)

Ahmet Ferit Tek, Fransızca ve İngilizce bilmekteydi. İstiklal Madalyası ile Lehistan Devleti Beyaz Kartal Nişanının Büyük Kordonu’na sahipti.

Eserleri

 

Mekteb-i Mülkiye’de ders verirken okuttuğu takrirleri “Tarih-i Siyasi” (Mekteb-i Mülkiye 1. sınıf için, 1327/1911, 276 s. taşbaskı), “Tarih-i Medeniyet” (Mekteb-i Mülkiye 3. sınıf için, 856 s. taşbaskı) adı altında basılmıştır. Her ikisi de sahalarında yazılmış ilk kitaplar arasındadır ve ders teksiri olduklarından çok az sayıda basılmışlardır.

Sinop’ta sürgün olarak bulunduğu sırada yazıp İstanbul’da yayımlattığı “Turan” (1330/1914) isimli bir de kitabı vardır.

Bunların dışında 1912 tarihinde “Kuvvet ve Siyaset Muharebesi” ile “Kanun-u Esasi-yi Vilayet” isimli iki önemli makalesi, Türk Ocakları yayın organı olan Türk Yurdu Dergisinde çıkmıştır. “Türk Ocağı” adlı makalesi 1914 tarihli Nevsal-i Milli’de yayımlanmıştır. Türk Edebiyatı Dergisinin 1973 Ekim sayısında ise “1972 Başında Dünya Umumi Siyaseti ve Türkiye” isimli yarım kalmış bir makalesi kızı Emel Esin tarafından yayımlanmıştır.

Siyasi görevi
Önce gelen:
Fethi Okyar
Türkiye İçişleri Bakanı
30 Ekim 1923 – 21 Mayıs 1924
Sonra gelen:
Recep Peker
Önce gelen:
Hakkı Behiç Bayiç
TBMM Maliye Vekili
17 Temmuz 1920 – 19 Mayıs 1921
Sonra gelen:
Hasan Saka
  • 1918 – Alman güdümünde, Belarus Halk Cumhuriyeti kuruldu.
  • 1918 – Oltu’nun kurtuluşu.
  • 1924 – Yunanistan’da cumhuriyet ilan edildi.
  • 1929 – İtalya’da faşist yönetim, genel seçimlerde oyların yüzde 99’unu kendilerinin aldıklarını açıkladı.
  • 1935 – Prof. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu As Başkanlığına seçildi.
  • 1936 – Saatlerin doğru olarak ayarlanabilmesi için İstanbul Rasathanesi’nce hazırlanan iki bildiriyi, Bakanlar Kurulu onayladı.
  • 1941 – Yugoslavya Krallığı, Mihver Devletleri’ne katılma kararı aldı.

Yugoslavya Krallığı

Kraljevina Srba, Hrvata i Slovenaca
Краљевина Срба, Хрвата и Словенаца
Kraljevina Srbov, Hrvatov in Slovencev (1918-1929)
Kraljevina Jugoslavija
Краљевина Југославија
(1929-1941)

Sırpların, Hırvatların ve Slovenlerin Krallığı
(1918-1929)
Yugoslavya Krallığıa
(1929-1941)
1918-1941
bayrağı
Bayrak
{{{arma_açıklaması}}}
Arma
Slogan
Један народ, један краљ, једна држава  (Kiril alfabesi)
“Jedan narod, jedan kralj, jedna država”  (Latin alfabesi)
“Bir millet, bir kral, bir ülke”
Millî marş
Химна Краљевине Југославије
Süre: 1 dakika ve 42 saniye.
Başkent Belgrad
Resmî dil(ler) Sırp-Hırvatça

Yaygın dil(ler) Almanca
Macarca
Arnavutça
Makedonca
Romanca
Rumence
Ladino
Hükûmet Üniter parlamenter anayasal monarşi (1918–1929, 1931–1939)
Kraliyet diktatörlüğü altında üniter mutlak monarşi (1929–1931)
Federal parlamenter anayasal monarşi (1939–1941)
Kral
• 1918–1921
I. Petar
• 1921–1934
I. Aleksandar
• 1934–1941
II. Petar
Naip
• 1934–1941
Prens Pavle
Tarihçe
• Kuruluşu
1918
• Kuruluş
1 Aralık 1918
• Vidovdan Anayasası
28 Haziran 1929
• Diktatörlük
6 Ocak 1929
• I. Alexander suikasti
9 Ekim 1934
• Yugoslavya’nın işgali
6 Nisan 1941
• Monarşinin ilgası
29 Kasım 1945
• Dağılışı
1941
Yüzölçümü
• Toplam
248.665 km2
Nüfus
• Sayılan
12.017.323
Para birimi Yugoslavya kronu (1918-1920)
Yugoslav dinarı (1920-1945)

Öncüller

Ardıllar
Sırbistan Krallığı
Sloven, Hırvat ve Sırp Devleti
Yugoslavya Demokratik Federal Cumhuriyeti
Günümüzdeki durumu Bosna-Hersek
Hırvatistan
Kosova[a]
Kuzey Makedonya
Karadağ
Sırbistan
Slovenya

a İlk olarak Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı (1918-29) olarak adlandırılmıştır.


b Ülke idaresi, resmî dili önce Sırp-Hırvat-Slovence (1918-29), sonrasında Yugoslavca olarak belirtmiştir. Bunlar, dil bilimi standartlarının dışında siyasi adlandırmalardır.

Yugoslavya Krallığı, Güneydoğu ve Orta Avrupa’da 1918’den 1941’e kadar var olan bir devletti. 1918’den 1929’a kadar resmî olarak Sırplar, Hırvatlar ve Slovenler Krallığı olarak adlandırıldı, ancak kökenleri nedeniyle Yugoslavya terimi (Güney Slavlarının ülkesi) günlük konuşma dilindeki adıydı. Devletin resmi adı 3 Ekim 1929’da Kral I. Aleksandar tarafından Yugoslavya Krallığı olarak değiştirilmiştir.

İlk krallık, 1918’de geçici Sloven, Hırvat ve Sırp Devleti ile Banat, Bačka ve Baranja’nın eski bağımsız Sırbistan Krallığı ile birleşmesiyle kuruldu. Aynı yıl Karadağ Krallığı da Sırbistan ile birleştiğini ilan ederken, Kosova ve Vardar Makedonyası bölgeleri birleşmeden önce Sırbistan’ın bir parçası olmuştu.

Devlet, daha önce 1903’ten itibaren I. Petar yönetimindeki Sırbistan Krallığı’nı yöneten Sırp Karađorđević hanedanı tarafından yönetiliyordu. Petar, 1921’deki ölümüne kadar Yugoslavya’nın ilk kralı oldu. Yerine babasının naibi olan oğlu I. Aleksandar geçti. ”Birleştirici Aleksandar” olarak biliniyordu ve 1929’da krallığın adını “Yugoslavya” olarak değiştirdi. 1934’te Fransa’yı ziyareti sırasında İç Makedon Devrimci Örgütü üyesi Vlado Chernozemski tarafından Marsilya’da suikaste uğradı. Tahta 11 yaşındaki oğlu II. Peter geçti. Kral Aleksandar’ın kuzeni Paul, II. Peter’in reşit olduğu 1941 yılına kadar Prens naibi olarak hüküm sürdü. Aynı yıl, ülke Mihver güçleri tarafından işgal edilmeden önce kraliyet ailesi Londra’ya sürgüne gitti.

Nisan 1941’de ülke Mihver güçleri tarafından işgal edildi ve bölündü. Birleşik Krallık ve daha sonra tüm Müttefikler tarafından tanınan sürgündeki bir kraliyet hükûmeti Londra’da kuruldu. 1944’te İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in baskısından sonra Kral, Demokratik Federal Yugoslavya hükûmetini meşru hükûmet olarak tanıdı. Bu, 2 Kasım’da Ivan Šubašić (Krallık adına) ve Josip Broz Tito (Yugoslav Partizanlar adına) tarafından Vis Antlaşması’nın imzalanmasının ardından kuruldu.

Tarih

 

Oluşumu

 

Yugoslavya Krallığı (1929-1941)

I. Dünya Savaşı’nın önemli bir cephesi de Güney Slavlarının siyasi birlik yönünde attığı adımlar oldu. Daha savaşın başlarında Sırp, Hırvat ve Sloven kökenli politikacı ve aydınların bu amaçla Londra’da kurduğu Yugoslav Komitesi, yeni ve birleşik bir devleti savunan çevrelerin sözcüsü durumuna geldi. Yugoslav Komitesi ile sürgündeki Sırp hükûmeti temsilcilerinin Temmuz 1917’de imzaladığı Korfu Bildirisi’yle bu program ilk kez somut bir biçim kazandı. Bildiri temelde farklı ulusal ve dinsel toplulukların eşit haklarla yer alacağı, demokratik ilkelere dayalı bir anayasal monarşi kurulmasını öngörüyordu. Bu gelişme Habsburg (Avusturya) yönetimi altında olan Hırvatlar ve Slovenler arasında bağımsızlık mücadelesini de güçlendirdi. Aynı yıl örgütlenen Yugoslav Ulusal Konseyi açıkça Güney Slavları birliğini savunmaya başladı. Yugoslav Komitesi’nin önemli bir başarısı da savaşa girmek için İtilaf Devletleri’nden Slovenya ve Dalmaçya’nın bir bölümünü topraklarına katma sözü almış olan İtalya ile belirli bir uzlaşma sağlaması oldu.

Habsburg monarşisinin çöküşe doğru gitmesi Güney Slav milliyetçiliğine yeni bir hız kazandırdı. Bir dizi ayaklanmaya sahne olan Hırvatistan, Sabor’un Ekim 1918’de aldığı kararla Macaristan’a bağımlılığa resmen son verdi. Bu sırada Dalmaçya’daki İtalya ilerlemesi sürdüğünden, Güney Slav halkları düzenli orduya dayanan Sırbistan’ın çevresinde kenetlendi. Kasım 1918’de Cenevre’de bir araya gelen Yugoslav Komitesi, Yugoslav Ulusal Konseyi ve Sırp partilerinin temsilcileri Karayorgiyeviç hanedanı altında birleşmeyi öngören bir plan hazırladı. Öte yandan Karadağ’da toplanan bir ulusal meclis de Sırbistan’a katılma kararı aldı.

Sırp naip prensi Aleksandar 1 Aralık 1918’de babası Petar’ın yönetiminde “Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı”’nın kurulduğunu açıkladı. İtalya’ya bazı toprakları bırakarak ve öteki komşularla bir dizi antlaşma imzalayarak sınırlarını çizen yeni krallığı, içeride savaşın yol açtığı büyük yıkımı giderme ve yönetim yapısını biçimlendirme gibi daha ağır sorunlar bekliyordu.

Siyasi istikrarsızlık

 

Ortak ve köklü kurumlardan yoksun olan yeni devletin birbirinden kopuk çok sayıda etnik ve dinsel topluluğu barındırması nedeniyle, Kasım 1920’de kurucu meclis için yapılan seçimlerde karmaşık ve çok renkli bir bileşim ortaya çıktı. Mecliste çoğu etnik temellere dayanan 15 dolayında partinin temsilcileri yer aldı. Yeni anayasanın hazırlanmasında temel görüş ayrılığını üniter ya da federal bir devlet yapısının benimsenmesi oluşturdu. Federal devlet ilkesinin reddedilmesinden sonra Hırvatistan Köylü Partisi’ne bağlı temsilciler meclisten çekildi. Bir bakana yönelik suikastın ardından da meclisteki komünistlerin üyeliğine son verildi. Böylece Sırp radikal ve demokratik partilerinin Müslüman temsilcilerle oluşturduğu ittifak, son derece merkezi bir sistem getiren anayasayı meclisten kolaylıkla geçirdi. Yeni anayasa Sırp ulusal gününe rastlayan 28 Haziran 1921’de yürürlüğe girdi.

İzleyen dönemde Radikal Parti’den Nikola Pašić’in başbakanlığı altında kurulan çeşitli hükûmetler, Sırplar arasındaki siyasi çekişmelerin yanı sıra Hırvat ve Sloven ayrılıkçılığıyla da baş edemedi. Pašić’in 1925’te Hırvat lideri Stjepan Radić’le sağladığı iş birliği sonucunda oluşturulan koalisyon hükûmeti de başarısızlığa uğradı. Baskı, ayrımcılık ve yolsuzluklar nedeniyle tırmanan siyasi gerginlik, Karadağlı bir milletvekilinin Haziran 1928’de iki Hırvat milletvekilini öldürmesi ve Radić’i ağır biçimde yaralamasıyla doruğa ulaştı. Hırvat milletvekilleri parlamentodan çekilerek Zagreb’de ayrı bir meclis topladı. Sloven önderi Anton Korošec’in başbakanlığı üstlendikten sonra parlamentoya işlerlik kazandırmak için gösterdiği çabalar da sonuçsuz kaldı.

6 Ocak Diktatörlüğü

 

Tahta 1921’de çıkmış olan I. Aleksandar, bu gelişmeler üzerine Ocak 1929’da parlamentoyu dağıtarak anayasayı yürürlükten kaldırdı ve kişisel bir diktatörlük kurdu. Bir süre sonra da ülkenin adını Yugoslavya olarak değiştirdi ve yerel yönetim yapısını yeniden düzenledi. Etnik, dinsel ve bölgesel partileri kapatarak, geniş çaplı baskılara girişti. Eylül 1931’de yürürlüğe giren yeni anayasayla görünüşte temsilî hükûmet sistemine dönüldüyse de Yugoslav Ulusal Partisi’nin (sonradan Yugoslav Ulusal Birliği) egemen olduğu güdümlü bir yönetim sürdürüldü. Hırvat önderi Vladimir Maček’in öncülük ettiği Birleşik Muhalefet adlı blok, seçimlere katılmakla birlikte etkili olamadı. Bu arada İtalya’ya ve Macaristan’a kaçan birçok Hırvat ayrılıkçı Ustaşa adlı örgütü oluşturarak terör eylemlerine girişti.

Krallığın çöküşü

 

I. Aleksandar’ın Ekim 1934’te Fransa’da bir Ustaşa militanınca öldürülmesinden sonra tahta küçük yaştaki oğlu II. Petar geçti. Naip olarak yönetimi üstlenen Petar’ın amcası Prens Pavle, 1935 seçimlerinin ardından başbakanlığa, bir uzlaşma ortamı yaratması beklenen Milan Stojadinović’i getirdi. Yumuşama yönünde bazı adımlar atmakla beraber etkisiz hükûmetiyle şiddet olaylarının önünü alamayan Stojadinović, Aralık 1938’deki seçim zaferinin ardından faşizan eğilimlere destek vermesine tepki gösteren bakanlarının istifası üzerine başbakanlıktan çekildi. Yerine geçen Dragiša Cvetković, daha önce naip Pavle’nin isteği doğrultusunda Macek’le gizlice yürüttüğü görüşmeleri sonuçlandırarak Ağustos 1939’da bir uzlaşmaya vardı. Hırvatistan’a yarı özerk bir statü verilmesinin ardından yeni bir koalisyon hükûmeti kuruldu ve anti demokratik seçim yasasını değiştirme hazırlıklarına başlandı. Ancak Avrupa’daki savaş havasına bağlı olarak belirlenen dış tehdidin yol açtığı siyasi bunalım, anayasal sorunları çözme ümidini boşa çıkardı.

Komşu ülkelerle toprak anlaşmazlıklarından kaynaklanan dış tehditlere karşı önceleri Fransa’ya dayanmaya çalışan Yugoslavya, aynı zamanda Küçük Antant (1920-1921) ve Balkan Antantı (1934) gibi bölgesel ittifaklarla konumunu güçlendirme çabasına girişti. Ama içerideki baskıcı rejimin etkisiyle Fransız desteğinin zayıflaması, ülkeyi giderek Alman yayılmasına açık bir duruma getirdi. Nazi Almanyası ile kurulan sıkı ekonomik bağlar çok geçmeden Üçlü Pakt’a (Almanya, İtalya ve Japonya) katılma yönünde yoğun bir baskıyı getirdi.

II. Dünya Savaşı

 

II. Dünya Savaşı’nda krallığın işgal edilişi (1941-43)
II. Dünya Savaşı’nda krallığın işgal edilişi (1943-44)

II. Dünya Savaşı’nın hemen başlarında bölgede üstün konuma geçen Mihver Devletleri’ne karşı Yugoslavya’nın izlemeye çalıştığı tarafsızlık politikası ancak Mart 1941’e değin sürebildi. Hükûmetin bu tarihte Alman baskısına boyun eğmesi üzerine, Britanya’nın desteklediği askeri bir darbeyle Pavle’nin naipliğine son verilerek genç kral II. Petar’ın yönetimi eline alması sağlandı. Ama SSCB’ye saldırmadan önce güney kanadını güvence altına almak isteyen Almanya, bir ay sonra büyük bir kuvveti Yugoslavya üzerine sürdü.

6 Nisan 1941’de birkaç koldan birden başlayan Alman saldırısına karşı koyamayarak dağılan Yugoslavya ordusu iki hafta içinde teslim oldu. Atina’ya kaçmak zorunda kalan Kral II. Petar ve bakanları daha sonra Londra’ya geçerek bir sürgün hükûmeti oluşturdu. Bu arada askerî yenilgiyi izleyen düzenlemelerle Yugoslavya birkaç parçaya bölündü. Slovenya’nın büyük bölümü doğrudan Almanya’ya bağlandı. İtalya daha önce hak iddia ettiği Slovenya’nın güneyi ile Dalmaçya’nın önemli bir bölümünü aldı. Karadağ’ı işgal eden İtalyan birlikleri göstermelik bir meclisle bağımsızlık ilan etti.Arnavutların çoğunlukta olduğu Kosova gibi Yugoslavya toprakları gene İtalyan nüfuzu altındaki Arnavutluk’a verildi. Voyvodina’nın büyük bölümü Macarlarca ilhak edilirken, Banat doğrudan Alman yönetimine girdi. Sınırları iyice daralan Sırbistan’da kukla bir rejim başa geçirildi. Sırbistan ve Makedonya’nın geri kalan kesimi Bulgaristan’a bırakıldı. Bosna-Hersek’in bağlandığı Hırvatistan’da ise Ustaşa önderi Ante Pavelić’in yönetiminde faşist bir rejim kuruldu.

Faşist Hırvat rejimi elindeki topraklarda Nazi uygulamalarını bile aşan acımasız bir soykırım harekâtına girişti. Yahudi ve Çingene azınlıklarla birlikte Sırpların büyük bir bölümü ortadan kaldırıldı.[kaynak belirtilmeli] Sırpların önemli bir bölümü de Katolikliği benimsemeye zorlandı. Ustaşa çeteleri Katolik din adamlarıyla birlikte kırsal kesimde terör estirmeye başladı.

Yugoslavya ordusundan artakalan bazı birlikler, bozgundan hemen sonra Albay Draža Mihailović’in önderliğinde Çetnikler olarak bilinen çeteleri kurdular. Karadağ’da kukla hükûmetin ilanıyla birlikte yerel ayaklanmalar başladı. İşgale karşı bir başka direniş odağı da Josip Broz Tito yönetimindeki Yugoslavya Komünist Partisi’nin Temmuz 1941’de başlattığı silahlı ayaklanmayla ortaya çıktı. Partizanlar olarak anılan komünist gerillalar Eylül 1941’de Užice kentini ele geçirdikten sonra Sırbistan ve Bosna’nın bazı yörelerini içine alan bir cumhuriyet oluşturdular. Bütün ülkeyi Büyük Sırbistan çevresinde yeniden birleştirme hedefini güden Çetniklerin izlediği strateji Müttefiklerin bölgede başlatacağı bir harekâtı temel alıyordu. Federal bir cumhuriyet programıyla ortaya çıkan Partizanlar ise direnişi bütün ülkeye yayacak bir stratejiyi öngörüyordu. Bu nedenle Mihver kuvvetlerinin direniş hareketini ezmek için Ekim 1941’de başlattığı saldırı karşısında eşgüdüm sağlanamadığı gibi, Çetnikler ve Partizanlar arasında sert ve kanlı bir çatışma kaçınılmaz hâle geldi.

Bağımsızlık mücadelesi ve partizanların zaferi

 

Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi’nin Yugoslavya SFC’nin gelecekte nasıl olacağına dair ilanı (29 Kasım 1943)

Mihver Devletleri saldırısı üzerine Bosna’ya çekilerek İşçi Tugayları’na dayalı yeni bir savaş taktiğini seçen Partizanlar, İtalyan, Alman, Ustaşa ve Çetnik birliklerinin Mart 1942’de giriştiği harekâttan sonra Bosna’nın kuzeybatı kesimini üs edindi. Tito’nun Kasım 1942’de topladığı Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi (AVNOJ) direniş harekâtının bütün Yugoslav halklarını birleştirecek bir siyasal programa kavuşmasını sağladı.

Müttefiklerin Balkanlar’a çıkarma yapmasından önce Yugoslavya’daki Partizan hareketini boğmak isteyen Nazi yönetimi, 1942-1943 kışında toptan imhayı hedef alan yeni bir harekât düzenlediler. Öncelikle Çetnikleri saf dışı ederek konumlarını sağlamlaştıran Partizan kuvvetleri, ardından Alman kuşatmasını yararak Karadağ’ın Durmitor bölgesine geçtiler. Mayıs 1943’te bu bölgeye yönelik ikinci Alman kuşatma harekâtı da boşa çıktı. Üstün Alman birlikleriyle şiddetli çarpışmalardan sonra sarp bir geçidi aşan Partizan kuvvetleri sonunda Bosna’nın orta kesimine ulaşmayı başardı. Yugoslavya’nın bağımsızlık mücadelesinde bir dönüm noktası sayılan bu zafer, aynı zamanda Partizan hareketine Müttefiklerin siyasi ve askerî desteğini sağladı. İtalya’nın Müttefiklere teslim olmasından sonra Partizanların denetimine giren geniş kıyı şeridi, silah ve askerî gereç almak için önemli bir kapı durumuna geldi. Bu arada Kasım 1943’te ikinci toplantısını yapan AVNOJ, bir geçici hükûmet oluşturduğunu ilan etti.

Mayıs 1944’te Tito’nun karargâhına yönelik son Alman saldırısını da atlatan Partizanlar, sonraki aylarda işgal kuvvetlerini Sırbistan’a doğru geriletmeye başladı. Aynı sıralarda bozgun içindeki Alman ordularını izleyen Sovyet Kızıl Ordusu Romanya ve Bulgaristan sınırlarına dayanmış bulunuyordu. Daha önce bağımsız bir çizgide direttiği için Stalin’in tepkisini çekmiş olmakla birlikte Moskova’ya giderek Sovyet ileri harekâtıyla belirli bir eşgüdümü sağlayan Tito, bir yandan da Londra’daki sürgün hükûmetiyle görüşmelere oturdu. Tito’ya önemli bir siyasi ağırlık kazandıran görüşmeler sonunda kurtarılmış bölgelerde kurulan ulusal kurtuluş komiteleri geçici yönetim organları olarak kabul edildi. Çetniklerle iç savaş biçimini alan Sırbistan’daki Partizan ilerleyişi, Alman ordularının geri çekildiği sonbahara doğru büyük ölçüde başarıya ulaştı. Partizan kuvvetleri ile Sovyet birliklerinin ortak harekâtıyla Ekim 1944’te Belgrad ele geçirildi. Sürgün hükûmetinin başbakanı Ivan Subasić’in Belgrad’a dönmesinden sonra koalisyon niteliğinde bir geçici hükûmet oluşturuldu. Bütün Yugoslavya toprakları Partizanların denetimine girerken, son Çetnik kalıntıları da temizlendi.

Kasım 1945’teki seçimlerde, komünistlerin önderliğindeki Halk Cephesi’nin kazandığı büyük zaferin ardından, 2 Aralık 1945’te Yugoslavya Demokratik Federal Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilan edildi, böylece kâğıt üstünde de olsa devam eden monarşi resmen sona erdi.Ocak 1946’da federal bir cumhuriyet yapısını öngören yeni anayasa yürürlüğe kondu.

Coğrafya

 

Yugoslavya Krallığı, Balkanlar’ın batısında yer almıştır. Krallığın yüzölçümü 1931 yılı kaydına göre 248.665’tir.

Nüfus yapısı

 

Krallığın 1921 yılındaki nüfusu 11.984.011’dir. 1931 yılında bu nüfus 13.929.988 olarak verilmiştir.

Sırplar, Hırvatlar ve Slovenler, 1928 yılında kadar anayasal milletlerdir. Sonrasında bu etnik yapılar “Yugoslav” adı altında birleştirilmişlerdir.

İlk dile göre

 

1921 nüfus sayımı sonuçlarına dayanarak ilk dil bilgileri şu şekildedir:

  • Sırp-Hırvatça: 8,911,509 (%74.36)
    • Sırplar: %44.57
    • Hırvatlar: %23.5
    • Boşnaklar: %6.29
  • Slovence: 1,019,997 (%8.51)
  • Almanca: 505,790 (%4.22)
  • Macarca: 467,658 (% 3.9)
  • Arnavutça: 439,657 (%3.67)
  • Rumence: 231,068 (%1.93)
  • Türkçe: 150,322 (%1.25)[A]
  • Çekçe ve Slovakça: 115,532 (%0.96)
  • Rusince: 25,615 (%0.21)
  • Rusça: 20,568 (%0.17)
  • Lehçe: 14,764 (%0.12)
  • İtalyanca: 12,553 (%0.11)
  • Diğerleri: 69,878 (%0.58)

Etnik yapıya göre

 

  • Yugoslavlar: %82.87 (Sırplar, Hırvatlar, Slovenler ve kimliklerine göre diğer Müslümanlar)
  • Almanlar: %4.22
  • Macarlar: %3.90
  • Arnavutlar: %3.67
  • Rumenler: %1.93
  • Türkler: %1.25[A]
  • Çekler ve Slovaklar: %0.96
  • Rusinler: %0.21
  • Ruslar: %0.17
  • Lehler: %0.12
  • Diğerler: %0.69

Dinî yapıya göre

 

  • Hıristiyanlar: 10,571,569 (%88.21)
    • Ortodokslar: 5,593,057 (%46.67)
    • Katolikler: 4,708,657 (%39.29)
    • Protestanlar: 229,517 (%1.91)
    • Yunan Katolikleri: 40,338 (%0.34)
  • Müslümanlar: 1,345,271 (%11.22)
  • Yahudiler: 64,746 (%0.54)
  • Diğerleri: 1,944 (%0.02)
  • Ateistler: 1,381 (%0.01)[2]

Mesleki yapıya göre

 

  • Tarım, ormancılık ve balıkçılık – %78.87
  • Endüstri ve zanaat – %9.91
  • Bankacılık, ticaret ve ulaşım – %4.35
  • Sivil servis, serbest meslek ve askerlik – %3.80
  • Diğer meslekler – %3.07[3]

İdari yapı

 

Oblastlara göre idari sınırlar (1922-1929)
Banlıklara göre idari sınırlar (1929-1939)

Krallık, tarihî süreç içinde üç farklı idari yapı sistemine sahip olmuştur. 1918-1922 arasındaki idari yapı, I. Dünya Savaşı öncesindeki yapının devamı niteliğindedir. 1922 yılında ise krallık, idari olarak 33 bölgeye (oblast) bölünmüştür. 1929’da krallığın idari yapısı 9 banlık üzerine düzenlenmiştir.

Diller

 

Resmî dil

 

Yugoslavya Krallığı’nın resmî dili Sırpça, Hırvatça ve Slovencenin ortaklaştırıldığı bir dildir. Krallık yönetimi, bu resmî dili önce Sırp-Hırvat-Slovence (1918-29), sonrasında Yugoslavca olarak belirtmiştir. Söz konusu resmî dil adlandırması, dil bilimi standartlarının dışında siyasi adlandırmalardır.

Konuşulan diller

 

Krallığın resmî dili dışında ülkede birçok dil daha konuşulmuştur. Ülkede Macarca, Arnavutça, Türkçe, Rumence, bölgenin yerleşik dilleri olarak ülke çapında çeşitli bölgelerde konuşulmuştur. Bunların yanında, bölgenin asli olmayan dilleri sayılabilecek Almanca, Çekçe, Slovakça, Rusince, Rusça, Lehçe de konuşulmuştur.

Eğitim

 

Yugoslavya Krallığı üç üniversiteye sahip olmuştur. Bunlar Zagreb Üniversitesi, Belgrad Üniversitesi ve Ljubljana Üniversitesi’dir.

Ekonomi

 

Yeni devletin kuruluşuyla birlikte ele alınan ilk konulardan biri toprak reformu oldu. Serfliğin kaldırılmasını ve büyük malikanelerin kamulaştırılmasını sağlayan reform, yeni yatırımlar ya da modern teknik ve araçlarla desteklenmekle birlikte toprak sahibi geniş bir köylü sınıfı yarattı. I. Dünya Savaşı sonrasında tarım ürünlerine talebin yükselmesi, kırsal kesime önemli bir refah getirdi. Devletin tarımsal kalkınmaya pek önem vermemesi nedeniyle, köylüler özellikle Slovenya ve Hırvatistan’da kooperatifler aracılığıyla örgütlenme yoluna gitti. Ama ekonomik bunalımın derinleştiği 1930’larda kredi, borç erteleme ve destekleme alımı gibi araçlarla köylülere belirli bir devlet desteği verildi.

Yüklü savaş tazminatlarının yanı sıra Fransa ve ABD gibi ülkelerden sağlanan borçlar, yeni devletin koruyucu gümrük duvarları arkasında tutarlı bir sanayileşme programı yürütmesine olanak verdi. Bu alanda özellikle madencilik, ormancılık, enerji üretimi, metalürji ve dokumacılık gibi dallar büyük bir gelişme gösterdi. Yeni demiryolu hatlarıyla ulaşım ağı genişletildi. Deniz ticareti ve turizm önemli bir gelir kaynağı durumuna geldi.

Büyük Bunalım’ın Yugoslavya’daki etkileri ancak savaş tazminatı ödemelerinin durduğu ve dış kredilerin kesildiği 1931’den sonra duyulmaya başladı. Milletler Cemiyeti’nin Etiyopya’nın ilhakı nedeniyle İtalya’ya karşı uyguladığı ekonomik yaptırımlar da Yugoslavya’nın bu ülkeyle geniş çaplı ticaretine ağır bir darbe indirdi. İzleyen dönemde bu açığı kapatmak için Nazi Almanyası ile sıkı ekonomik ilişkiler kurdu.

 

  • 1944 – Heykeltıraş Zühtü Müritoğlu ve Hadi Bara’nın yaptıkları Barbaros Hayreddin Paşa Anıtı törenle açıldı.
  • 1947 – Illinois’teki bir kömür madeninde meydana gelen patlamada, 111 kişi öldü.
  • 1949 – Sovyet Hükûmetinin kararıyla; Litvanya, Estonya ve Letonya’dan 92.000 kişi sürgün edildi.
  • 1950 – Devlet Hava Yolları’na ait bir yolcu uçağı Ankara’da düştü; 15 kişi öldü. Bu olay Türk sivil havacılık tarihinin ilk kazası oldu.
  • 1951 – Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri, solcu öğretmenlerin tasfiyesinin sürdüğünü açıkladı.
  • 1951 – İstanbul’da Neve Şalom Sinagogu açıldı.
Neve Şalom Sinagogu
Temel bilgiler
Konum Beyoğlu, İstanbul, Türkiye
Koordinatlar 41°01′36″K 28°58′21″D
İnanç Yahudilik
Mezhep Sefarad Ortodoks
Açılış 25 Mart 1951
Durum Açık
Yönetici Türkiye Hahambaşılığı
Mimari
Mimar(lar) Elyo Ventura ve Bernar Motola

İstanbul’daki sinagoglar listesi

Hemdat İsrael Sinagogu

İstanbul’daki sinagoglar, ilk olarak Bizans döneminde şehre gelen Musevilerin dinî gereksinimleri için kurdukları ibadethanelerdir. Kayıtlarda, İstanbul’da ilk sinagoğun MS 318 yılında, bakırcılıkla uğraşan Musevilerin yoğun olarak yaşadığı Halkopratia semtinde inşa edildiği geçmektedir. Bu sinagog, II. Theodosius döneminde kiliseye çevrilse de, şehrin çeşitli noktalarında sinagoglar her dönemde varlığını sürdürmüştür. İstanbul’un 1453 yılında Türkler tarafından ele geçirilmesinin ardından da, Museviler İstanbul’daki varlıklarını sürdürmüşlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1492 yılında İspanya’dan sürgün edilen Musevilere sığınma hakkı vermesiyle, Osmanlı topraklarındaki Musevi nüfusu büyük oranda artmıştır. Türkiye’de cumhuriyet ilan edildikten sonra, ülkenin dört bir yanındaki pek çok Musevi, İstanbul’a yerleşmiştir.

Günümüzde Türkiye’de 20 bin dolaylarında Musevi olduğu sanılmaktadır. Bunların 18 bin kadarı İstanbul’da yaşamaktadır. İstanbul’daki Musevilerin büyük çoğunluğu İspanya kökenli Sefaradlar olup, 500 kadar da Aşkenaz bulunmaktadır. Türk Musevilerinin yasal temsilciliğini Türkiye Hahambaşılığı üstlenmiştir. Hahambaşılığın merkezi İstanbul’da bulunmaktadır. Hahambaşılığın otoritesini tanımayan ve özerk bir cemaat oluşturan Karayların sayısı ise 80 dolaylarındadır.

Tüm Türkiye’de olduğu gibi, İstanbul’da da sinagoglar vakıf statüsündedir. İstanbul’da Musevi cemaatinin ibadetlerini gerçekleştirebilmesi için sürekli hizmet veren 20 sinagog vardır. Bunlardan 3’ü, yalnızca yaz aylarında açılmaktadır. İstanbul’un en eski sinagogları, 15. yüzyıldan beri ara verilmeksizin kullanılan Ahrida ve Yanbol sinagoglarıdır.

İstanbul’da Musevi cemaatinin kullanımına ayrılan 8 gömü alanı vardır. Bunlar, Kuzguncuk, Hasköy, Ortaköy, Ulus, Şişli, Bağlarbaşı Acıbadem ve Kilyos’ta bulunmaktadır.[5] 1991 yılında cemaate tahsis edilen Kilyos’taki mezarlık alanı, cemaatin en yeni gömü alanıdır.

Mimari özellikleri

İstanbul’daki sinagoglar mimari açıdan büyük farklılıklar göstermektedir.[8] Sinagogların mimari özellikleri, inşa edildikleri dönemin beğeni ve akımlarına göre değişiklik gösterebilmektedir. Göçmen sinagoglarında, göç edilen bölgenin mimari özelliklerinden esintiler görülür. Uzun yıllar boyunca depremler ve yangınlar nedeniyle sık sık zarar gören sinagoglar, kimi zaman aslına sadık kalınarak; çoğu zaman da büyük değişikliklere gidilerek onarılmış ya da yeniden yapılmıştır.

Sinagoglar, düzgün dikdörtgen ya da dört köşe olurlar. Pek çoğu ahşap ve yığmataş kullanılarak yapılmıştır. Hemen hemen hepsinin çatıları tümüyle ahşaptır. Hemen hiçbirinde kubbe ögesi yoktur.[8] Genel olarak Musevilerin yoğun yaşadığı semtlerde kurulurlar. Sinagogların dış duvarları süsten ve gösterişten uzaktır. Genelde bir avlu ya da bahçe içinde bulunurlar. Avluda ibadet öncesi el yıkamak için yapılmış bir çeşme bulunur. Avlu, yüksek duvarlarla dışarıdan soyutlanır. Avlunun dışarıya açılan girişinde Davut yıldızı motifi ve sinagoğun İbranice adının işlendiği yazıta sık rastlanır.

Adlandırma gelenekleri

İstanbul ile ilgili en kapsamlı kaynaklardan olan Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin sinagoglarla ilgili bölümünde İstanbul’un sinagogları, adlandırılma biçimleri bakımından 5 ana başlık altında işlenmiştir. Bu grupların birincisini, bulundukları semt ya da mekâna göre adlandırılan sinagoglar oluşturulmaktadır. İstanbul sinagoglarının çoğunluğu bu grupta bulunmaktadır. Örneğin Bakırköy, Caddebostan ve Yeniköy sinagogları bulundukları semtin adını, Zülfaris Sinagogu bulunduğu sokağın adını (Bugünkü Perçemli Sokağı, eski Zülfaris Sokağı), Çorapçı Han Sinagogu ise bulunduğu yapının adını almıştır.

İkinci gruptaki sinagoglar, adlarını kurucularının ya da cemaatinin kökenlerinden almaktadır. Bu sinagogların büyük bölümü Bizans döneminden kalmıştır ya da 1492 göçünden sonra kurulmuştur. Makedonya, Ohri göçmenlerinin kurduğu Ahrida Sinagogu; Bulgaristan, Yanbolu göçmenlerinin kurduğu Yanbol Sinagogu, günümüzde terk edilen Selaniko (Selanik) ve Verya (Veria) sinagogları bu grup altında değerlendirilebilir.

İstanbul sinagoglarının adlandırılmasında üçüncü grubu, adlarını kurucularının ya da cemaatlerinin mesleklerinden alan sinagoglar oluşturmaktadır. Bu tür adlandırmalara İstanbul sinagoglarında çok ender rastlanmaktadır. Galata’daki Terziler Sinagogu ve uzun süre önce terk edilen Hasköy’deki Kumaş Tacirleri Sinagogu bu grup sinagoglarına örnektir.

Dördüncü grupta adını, kendilerini kuran ya da yapımında emeği geçen ailelerden alan sinagoglar vardır. Bu tür sinagogların sayısı da oldukça azdır. Büyükada’daki Hesed Le Avraam Sinagogu bu gruba dâhil edilebilir. Bu ad, sinagoğun yapılması için arsasını bağışlayan Avram Arslan Efendi’ye atfen sinagoga verilmiştir.

Beşinci grupta ise felsefi, efsanevi, mesaj veren adlar taşıyan sinagoglar bulunmaktadır. Ortaköy’deki Etz Ahayim Sinagogu (Hayatağacı Sinagogu), Haydarpaşa’daki Hemdat İsrael Sinagogu (İsrailoğlu’nun Şefkati), Galata’daki Neve Şalom Sinagogu (Barış Vahası) bu grupta yer alır.

Liste

Türkçe adı İbranice adı Bulunduğu yaka Konum Yapım yılı Durum
Ahrida Sinagogu
אכרידה‎
Ahrida
Avrupa Yakası Balat 15. yüzyılın başları Aktif
Aşkenaz Sinagogu
האשכנזי‎ בית הכנסת
Beyt HaKnesset HaAşkenazi
Avrupa Yakası Galata 1900 Aktif
Bakırköy Sinagogu
Yok Avrupa Yakası Bakırköy 19. yüzyılın sonları Yalnızca Şabat ayinlerine açık
Bet Avraam Sinagogu
בית הכנסת בית אברהם
Beyt HaKnesset Beyt Avraham
Avrupa Yakası Sirkeci 1920’ler Aktif
Bet İsrael Sinagogu
בית הכנסת בית ישראל
Beyt HaKnesset Beyt İsrael
Avrupa Yakası Osmanbey 1920’ler Aktif
Bet Nissim Sinagogu
בית הכנסת בית ניסים
Beyt HaKnesset Beyt Nisim
Anadolu Yakası Kuzguncuk 1840’lar Aktif
Bet Yaakov Sinagogu
בית הכנסת בית יעקב
Beyt HaKnesset Beyt Yaakov
Anadolu Yakası Kuzguncuk 1878 Cumartesi sabahları Şabat ayinlerine açık
Bet Yaakov Sinagogu
בית הכנסת בית יעקב
Beyt HaKnesset Beyt Yaakov
Prens Adaları Heybeliada 1953 Yaz aylarında aktif
Burgazada Sinagogu
Yok Prens Adaları Burgaz Adası 1968 Yaz aylarında aktif
Caddebostan Bet El Sinagogu
Yok Anadolu Yakası Caddebostan 1961 Aktif
Etz Ahayim Sinagogu
בית כנסת החיים
Beyt Knesset HaHayim
Avrupa Yakası Ortaköy ilk:1707’den önce
ikinci:1941
Aktif
Hemdat İsrael Sinagogu
בית הכנסת חמדת ישראל
Beyt HaKnesset Hemdat Yisrael
Anadolu Yakası Haydarpaşa 1899 Aktif
Hesed Le Avraam Sinagogu
בית הכנסת חסד לאברהם
Beyt HaKnesset Hesed Le Avraham
Prens Adaları Büyükada 1 Eylül 1904 Yaz aylarında aktif
İtalyan Sinagogu
בית הכנסת האיטלקי
Beyt HaKnesset Haİtalki
Avrupa Yakası Galata ilk: 1800’ler
ikinci: 1931
Cumartesi şabat ayinlerine açık
Kal Kadoş Çorapçı Han Sinagogu
Yok Avrupa Yakası Sirkeci 1880’ler Aktif
Karaim Sinagogu
בית הכנסת קראית
Beyt HaKnesset Karait
Avrupa Yakası Hasköy 16. yüzyıldan önce Yalnızca özel günlerde açık
Maalem Sinagogu
בית הכנסת מעלם
Beyt HaKnesset Ma’alem
Avrupa Yakası Hasköy 1960’lar Aktif
Neve Şalom
בית הכנסת נווה שלום
Beyt HaKnesset Neve Şalom
Avrupa Yakası Galata 25 Mart 1951 Aktif
Şaar Aşamayim Sinagogu
בית הכנסת שער השמים
Beyt HaKnesset Şaar Haşamayim
Avrupa Yakası Kemerburgaz 21 Eylül 2006 Aktif
Yanbol Sinagogu
Yok Avrupa Yakası Balat ilk: Bizans dön.
ikinci: 18. yüzyıl
Aktif
Yeniköy Sinagogu
Yok Avrupa Yakası Yeniköy 1800’lerin sonu Şabat ayinlerinde açık
Zülfaris Sinagogu
Yok Avrupa Yakası Karaköy 1671’den önce 2001’de müzeleştirildi

Terk edilen sinagoglar

Adı Bulunduğu yaka Konum Yapım yılı Kapanış yılı Kapanış sebebi
Çana Sinagogu
Avrupa Yakası Fener Bizans dön. 1958’den sonra Azalan nüfus
Çıksalın Sinagogu
Avrupa Yakası Çıksalın 19. yüzyılın ikinci yarısı 1950
1998
Terkedildi
Yıkıldı
Darülaceze Sinagogu
Avrupa Yakası Okmeydanı (Darülaceze binası) 25 Mayıs 1905 Darülaceze’nin Musevi sakini bulunmadığından kapalı tutulmaktadır
Eliav Sinagogu
Avrupa Yakası Fener Bilinmiyor Bakımsızlık
Ezger Sinagogu
Avrupa Yakası Hasköy 19. yüzyılın ilk yarısı 28 Temmuz 1948 Cemaatin yokluğu
İştipol Sinagogu
Avrupa Yakası Ayvansaray ilk: 1694
ikinci: 1899
16 Eylül 1987 Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kuruluna devredildi
Kasturya Sinagogu
Avrupa Yakası Balat Fatih Sultan Mehmet dön. 1937 Terkedildi
Kenesset Sinagogu
Avrupa Yakası Galata 1923’te kiralandı 1982 Bina sahipleri arasında çıkan anlaşmazlık
Mayor Sinagogu
Avrupa Yakası Hasköy Bilinmiyor
(300 ila 500 yıl önce)
Or Hodeş sinagogu
Avrupa Yakası Galata 1897 1985 Satıldı
Parmakkapı Sinagogu
Avrupa Yakası Hasköy Bilinmiyor 1804’ten sonra Azalan nüfus
Pol Yaşan Sinagogu
Avrupa Yakası Balat Bilinmiyor 1950
1985
Bakımsızlıktan terk edildi
Satıldı
Selaniko Sinagogu
Avrupa Yakası Balat Fatih Sultan Mehmet dön. 1975 Çatı çökmesi
Sinyaro Sinagogu
Avrupa Yakası Hasköy 1660 Yangın
Terziler Sinagogu
Avrupa Yakası Galata 8 Eylül 1894 1960
1998
Azalan nüfus
Sanat galerisine dönüştürüldü
Unkapanı Sinagogu
Avrupa Yakası Unkapanı 1698 18 Temmuz 1985 Haliç ve çevresini düzenleme projesi gereğince yıkıldı
Verya Sinagogu
Avrupa Yakası Balat Bilinmiyor 1890 Yangın

Musevi mezarlıkları

İstanbul’da Musevi cemaatine tahsis edilmiş 9 mezarlık alanı vardır. Bunlardan Kuzguncuk, Hasköy ve Ortaköy mezarlıklarının geçmişi, 16. ve 17. yüzyıllara kadar dayanmaktadır.[5] Beyoğlu ilçesinde yer alan Hasköy Mezarlığı, İstanbul’da Musevilere ait en büyük mezarlık alanıdır. Ulus’ta, Sefarad ve Aşkenaz cemaatine ait olmak üzere iki ayrı mezarlık vardır. Şişli ile Mecidiyeköy arasındaki gayrimüslim mezarlığında Ermeni ve Rum cemaatiyle birlikte, İtalyan Musevi cemaatine de bir bölüm ayrılmıştır. Musevi bölümü mezarlığın batısında yer almaktadır. Bunların yanı sıra, Anadolu Yakası’nda Bağlarbaşı ve Acıbadem semtlerinde de birer Musevi mezarlığı vardır. İstanbul’daki Musevi mezarlıkları genellikle bir sinagoğun çevresinde kuruludur. Ancak günümüzde bu gelenek büyük ölçüde kaybolmuş ve mezarlık çevrelerindeki sinagoglardan bazıları yıkılmıştır. İstanbul’daki Musevi mezarlıkları zaman zaman deprem, şiddetli yağışlar ve bakımsızlık gibi nedenlerle tahrip olmuştur. Tehlikeye açık hâle gelen mezarlıklar kimi zaman ideolojik saldırılara maruz kalmıştır. Kimi mezarlıklar, içinden ya da çevresinden yol geçirilmesi nedeniyle istimlâke uğramıştır. Çok eski mezarlıklar ise şehirleşme alanları açmak amacıyla taşınmış ya da yok edilmiştir. Günümüzde Musevi cemaatine ayrılan en yeni mezarlık alanı Sarıyer’in Kilyos köyünde bulunmaktadır. 1991 yılında cemaate verilen mezarlık alanında düzenleme ve parselasyon çalışmaları bitirilmesiyle, gömü işlemlerine 2010 yılının başında başlanmıştır. Ortaköy, Hasköy, Bağlarbaşı, Ulus Sefarad, Ulus Aşkenaz ve Kilyos mezarlıklarının yönetimi ve bakım işleri Neve Şalom Sinagogu Vakfı tarafından düzenlenmektedir.

İlgili görseller

 

 

Sinagogun içinden bir görünüm

Neve Şalom Sinagogu (İbranice: בית הכנסת נווה שלום‎, lit. “Barış Vahası veya Barış Vadisi”), İstanbul’un Karaköy semtinde bulunan bir sinagogdur. Pazar, 25 Mart 1951’de (İbrani takviminde, 17 Adar 5711) açılan dönemin Türkiye Hahambaşı Rav. Rafael David Saban’ın katılımı ile yapıldı. İstanbul’daki sinagogların en büyüğü olan Neve Şalom Sinagogu ise yapılması için 1949’da yıkılan Birinci Karma Yahudi İlkokulu tören salonundan dönüştürülerek inşa edilmiştir. Mimarları Türk Musevileri Elyo Ventura ve Bernar Motola’ydı.

İstanbul’daki diğer sinagogların aksine çok faal olan sinagogda Şabat (Yahudi ayini), düğünler, cenazeler, Bar Mitsvalar, sünnet ve dini bayramlar düzenlenir. Sinagog; 6 Eylül 1986, 1 Mart 1992 ve 15 Kasım 2003 tarihlerinde olmak üzere üç saldırının hedefinde oldu.

Türkiye’de Yahudilik

Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamış bir Yahudi haham (1779, temsilî)
17. yüzyılın ortalarında İstanbullu bir Yahudi kadın betimlemesi. Recueil de divers portraits des principales dames de la Porte du Grand Turc, (~1650)’de yer alan ve yaratıcısı G. la Chapelle olan bir gravür (şu anda Kudüs’teki İsrail Müzesi’nde yer almaktadır).
Bet Israel Sinagogu’nda bulunan Ay-yıldızlı Menora.

Türkiye’deki Yahudilerin tarihi, Yahudilerin Anadolu’da bulundukları yaklaşık 2400 yılı kapsar. Anadolu’da en az MÖ beşinci yüzyıldan beri Yahudi toplulukları bulunuyordu ve Elhamra Kararnamesi ile 15. yüzyılın sonlarına doğru İspanya’dan sürülen İspanya ve Portekiz Yahudilerinin birçoğu Osmanlı İmparatorluğu’na kabul edildiler ve Osmanlı Yahudilerinin çoğunluğunu oluşturdular. Bugün Türkiye Yahudilerinin büyük çoğunluğu İsrail’de yaşarken günümüz Türkiye’si, yaklaşık 14 bin kişilik bir Yahudi nüfusuna ev sahipliği yapmaya devam etmektedir.

Tarih

Ege Bölgesi eski kent kazılarında bulunan bazı kalıntılarda yörede MÖ 4. yüzyılda yaşamış Yahudilere ait bilgilere ve yerleşim bölgelerinin varlığına rastlanmıştır.Tarihçi Jozef Flavius, ünlü düşünür Aristo’nun “… Ön Asya seyahatlerinde kendileriyle görüş alış verişinde bulunduğu Yahudilerle konuştuğunu… ” yazar. Anadolu’nun değişik yörelerinde, Ege Bölgesinde (Sard, Afrodisias, Milet, Foça vs.), Bursa ve Ankara civarında, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde eski çağ Yahudi yerleşim kalıntılarına rastlanmıştır. Ankara civarında bulunan bir bronz sütun üzerinde İmparator Augustus’un Ön Asya Yahudilerine tanıdığı haklar yazılı idi.

Roma ve Bizans İmparatorluğu dönemi

Tevrat’a göre Nuh’un gemisi, Ağrı Dağı’nın tepesine indi. Yeni Ahit’e göre, Anadolu’daki Yahudi nüfusu, bütün coğrafyaya dağılmıştı: Iconium (Konya) bir sinagoga sahipti (Acts 14:1) ve Efes’te de bir sinagog vardı (Acts 19:1). Galatlara Mektuplar’da da Anadolu’da yaşayan Yahudilerin olduğu belirtilmiştir. Somut kanıtlara göre, İsa’dan önce 4. Yüzyılda, özellikle Manisa’da Yahudilerin olduğu bilinir.

Sonraki dönemde, Roma ve Bizans İmparatorlukları, kayda değer miktarda Yunanca konuşan Yahudi nüfusuna sahipti Anadolu’daki topraklarında. Bu nüfus topluma iyi entegre olmuş olup, belirli yasal korumalara sahiptiler. Dönemin Yahudi nüfusu, Bizans İmparatorlarının, girişimlerine rağmen, din değiştirmedi. Bizans döneminde Anadolu’da yaşayan Yahudilerin durumları, tarihçiler tarafından hâlâ araştırılmakta. Bazı düşmanlık belirtilen kanıtlara rağmen, Bizans İmparatorluğu sınırlarında yaşayan Yahudilerin, Batı Avrupa’daki Yahudilerden daha iyi durumda olduklarına inanılır.

Osmanlı dönemi

Osmanlı yönetimiyle ilk bağı olan, Bursa’daki ilk sinagog Etz Ha-Hayim (Hayat ağacı) 1324 yılında, Osmanlı yönetimine geçti. Sinagog günümüzde hâlâ kullanılmakta fakat Bursa’daki Yahudi nüfusu 140 civarına düştü.[11] Osmanlı İmparatorluğu’nda Yahudilerin durumu, Sultan’ın keyfine kalmıştır. Örneğin, 3. Murat, gayrimüslimlerin boyun eğen ve sefillikle yaşayanlar olmasını istemiştir. Cami ve yüksek binaların yakınlarında yaşamamalarını ve kölelere sahip olmamalarını emretmiştir. Fakat diğer Sultanlar daha toleranslıydı. Türk yönetimi altında gerçekleşen ilk büyük olay, İmparatorun Konstantinopolis’i hükümranlığına katmasıydı. Sultan 2. Mehmed Konstantinopolis’i ele geçirdikten sonra, şehri bir karmaşa içinde buldu. 1204’te Haçlılar tarafından birçok kuşatma ve işgale maruz kalması ve 1347’deki Kara ölümle birlikte, şehir eski görkeminden kalan bir gölge gibiydi.[13] Mehmed şehri başkent yapmak istediğinden, şehri tekrar yapılandırmaya karar verdi ve bunu gerçekleştirmek için İmparatorluğun her tarafından, Müslüman, Hristiyan ve Yahudilere yeni başkente gelmelerini emretti.[14] Aylar içinde Balkanlar’dan (Romanyotlar) ve Anadolu’dan birçok Yahudi Konstantinopolis’e yerleşti. Şehrin toplam nüfusunun 10% u oluşturdular. Toplumun bu yeni üyelerinin birçok etkisi oldu toplumun gelişmesinde. Yerli Yahudi nüfusunun sayısı, 1421–1453 arası Osmanlı İmparatorluğuna göç eden Aşkenaz Yahudilerle arttı. Bu Aşkenaz Yahudiler arasında, Fransız kökenli, Almanya doğumlu, Haham İzak Sarfati (İbranice צרפתי – Sarfati, Fransız) da vardı (15). Sarfati, Edirne Baş Hahamı oldu ve Avrupa’daki Yahudilere mektup yazarak, Osmanlı İmparatorluğuna yerleşmeleri için davet etti. Mektubunda Osmanlı’da eksiklerin olmadığını belirtti ve “Müslümanların yönetimi altında yaşamak Hristiyanların kontrolü altında yaşamak iyi değil mi diye sordu.

Yahudilerin Anadolu’ya göçlerinin en yoğun olduğu dönem, 2. Mehmet’ten sonra gelen 2. Beyazıt dönemi oldu (1481-1512). İspanya ve Portekiz’den kovulan Yahudiler, Sultan’ın gönderdiği resmî davetiyeyle büyük sayılarda İmparatorluğuna yerleştiler. 1492 yılında Yahudi-Türk ilişkilerinde kilit noktalardan biri yaşandı. İspanya’daki engizisyondan kaçan 150.000 Yahudi’nin birçoğu Osmanlı İmparatorluğuna yerleşti. Bu olay, şehrin nüfusunun yeniden yapılanması için önemliydi, çünkü Haçlılar döneminde ve Kara ölüm’den dolayı nüfus 70.000 civarındaydı. Sefarad Yahudilerin bir kısmı da Selanik şehrine yerleşti. Gelen Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok işine yaradı. Müslüman Türkler ticari girişimlerle pek ilgili değildi ve doğal olarak ticari işleri azınlık grupların ellerine bıraktı. Ayrıca Müslüman Türkler, Hristiyanlara pek güvenmediklerinden Musevileri tercih ettiler alış-verişlerinde.[18] İspanyol Yahudiler, İmparatorluğun zengin şehirlerinde yaşama iznine sahipti. Daha çok, Avrupa şehirlerini (İstanbul, Saraybosna, Selanik gibi) Batı ve Kuzey Anadolu şehirlerini (Bursa, Aydın, Tokat ve Amasya) ve Akdeniz kıyılarındaki şehirleri (Kudüs, Şam ve Mısır) tercih ettiler.

İzmir uzun bir süre boyunca İspanyol Yahudiler tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmadı. Kudüs’teki Yahudi nüfusu 1488’de 70 aileden 16. Yüzyılın başında 1.500’e çıktı. Şam’da 500 ailelik bir cemaat vardı. İstanbul’da 30.000 Yahudi ve 44 sinagog vardı. Beyazıt Yahudilerin Haliç kıyısında yaşamalarına izin verdi. Mısır’ın Kahire şehri çok sayıda sürgün Yahudiye kapılarını açtı, bir süre sonra sonradan gelen Yahudiler yerel Yahudi nüfusunu geçti. Selanik’te Yahudilerin sayısı diğer milletlerden, dinlerden olan kişilerden ve hatta orijinal yerel halktan daha fazla oldu ve Selanik, Sefaradların merkezi haline geldi. Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altındaki durumları her ne kadar abartılsa da,[19] Yahudilerin toleransla yaşadıkları inkâr edilemez. Millet sisteminde, Yahudiler dinleriyle tanınan bir topluluk olarak, diğer milletlerle (Ortodoks Millet, Ermeni Millet, vs.) bir arada yaşadı. Yahudilerin iş edinmelerinde kısıtlamalar yoktu. Diğer gayrimüslimler gibi Yahudiler de haraç (vergi) vermek zorundaydı ve diğer gayrimüslimler gibi giyimlerinde, at sürmelerinde, orduya katılmalarında bazı kısıtlamalara tabiiydiler ama bu tür yasaklar ve kısıtlamalar zaman zaman göz ardı edilirdi.

Klasik Osmanlı döneminde (1300-1600) Yahudiler, imparatorluğun diğer topluluklarıyla birlikte, belirli bir zenginlik içindeydi. Diğer Osmanlı unsurları göz önünde bulundurulduğunda, Yahudiler, ticaret, diplomasi ve diğer önemli kurumlarda güç sahibiydi. Araplar ve Yahudiler arasında pek fazla problem yoktu ama Yahudilerin kendi aralarında birlik problemi vardı. Osmanlı’ya birçok farklı yerden, kendilerine özel gelenek, fikir ve kültürlerini getirerek geldiler ve bu getirdiklerine inatçı bir şekilde bağlı kalıp farklı cemaatler kurdular.

Türkiye’deki Yahudilerin tarihi, 18. ve 19. yüzyılda etkilerinin ve güçlerinin yitirildiği bir kronoloji haline geldi. Ticaretteki güçlü pozisyonlarını Yunanlara yitirdiler.

Türkiye Cumhuriyeti dönemi

20. yüzyılın başında, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudilerin sayısı 200.000’e ulaştı (27). 1829-1913 tarihleri arasında yeni Hristiyan Balkan devletlerine kaybedilen toprakların, bu sayının üzerinde etkisi oldu. 20. yüzyıldaki Türkiye’nin problemli tarihi ve 1923 sonrası, imparatorluktan, modern batılı ulus-devletine dönüşme dönemi, geriye kalan azınlıkların nüfusları üzerinde negatif bir etkiye neden oldu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı özerk iç örgütlü azınlık sistemi yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nde yer almamaktadır. Azınlık olsun veya olmasın, kişiler cemaat yoluyla değil, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin doğrudan devlete bağlıdırlar. Bu durum karşısında Yahudilerin özerkliği kalmadığı gibi yasalar karşısında Yahudi Türk’le Müslüman Türk’ü ayırmak olanaksızlaşmıştır. Cumhuriyet’e geçiş döneminde doğan sancılı aşamalarda Türk Yahudileri ulusculuk anlayışının karşısında değil, yanında yer almıştır. Bu yeni kurulmuş devletin her alanını Türkleştirme çabaları, dil eksiği olan azınlıklar üzerinde zorluklar yaratmıştır. Araştırmacı Mücahit Düzgün’e göre bu Yahudilere karşı yapılmış bir yaptırım değil, devlet oluştururken gereken bir aşamadır. Dil eksikliği Yahudileri siyasi ve toplumsal yaşamda sekteye uğratacağından Yahudi aydınları Türkçenin Yahudi cemaatinde yayılması için çabalar gösterip dernekler kurdular.

Yeni kurulan bu devlette Yahudilerde görülen bir özellik ise Atatürk’e bağlılıklarıdır. Bir Türk Yahudisi olan ünlü yazar ve siyasetçi Avram Galanti’nin yazılarından birinde şöyle der:

Mustafa Kemal’den esinlenmiş olan boynu bükük memleketler, gerçek bağımsızlıklarını elde edecekler ve kendilerine bu imkânı verdiği için, bir milyar halk, bu insanüstü Türk’le komuta etmiş olduğu Türk ordusuna secde edecektir… Mustafa Kemal geçmiş ve şimdiki zamanın en büyük adamıdır.
—Avram Galanti

Türk Yahudileri 1922-1923’teki savaşlarda hep Türk davasına sadık kaldılar. Yahudi aydınlardan Davit Fresko Yahudilerin daha da iyi bir vatandaş olmalarına ve onları Türkiye’ye sadakatin devamına davet etmiştir:

Yahudiler dört yüzyıldır Türkiye’de yaşıyorlar. Bu uzun yıllar içinde din özgürlüğü, adalet ve hoşgörü buldular. Bütün arzumuz kutsal ve sevgili vatanımızın her alanda ilerlemesini görmektir. Vatanımıza içtenlikle bağlıyız. Hiçbir art düşüncemiz yoktur. Bunu dinimiz emreder. (Yahudiliğin temel ilkelerinden: “Yaşadığım ülkenin yasaları yasalarımdır”.) Biz yeni açılan bu dönemdeki gelişmelerle ilgilenmeliyiz ki görevlerimizi yerine getirelim. Çünkü biz bu vatanın çocuklarıyız.
—Davit Fresko

1920’li yılların başında devletle Yahudiler arasındaki sevgi ve sadakat karşılıklı idi; Cenevre Yahudileri tarafından İsmet İnönü ve Türk heyeti şerefine düzenlenen bir şölende İnönü Türk Yahudilerinin yasa ve düzeni, çalışmayı, ilerlemeyi ve uyumu sevdiklerini söylüyordu. Lozan Anlaşması imzalanıp azınlıklara yeni haklar tanınınca, Yahudi cemaatleri bu gibi hakların Türk devletinin hakkaniyetine aykırı olacağına karar vermiştir ve bu haklardan vazgeçmiştir. Profesör Mişon Ventura ve Avukat Kalev Gabay meselenin hukuki yanlarını inceleyip bu kararı aldıktan sonra, Yahudilerin bu tutumunu İsmet Paşa’ya duyurmuştur. İsmet Paşa da bundan duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir.

1933 yılında, Nazi Almanyası, Aryan ırktan olmayan memurların zorunlu isten çıkarılmaları kanunu yürürlüğe koydu. Bu kanunla, Yahudi bilim insanları da işlerinden kovulmuş oldular. Albert Einstein’ın lider olduğu işsiz bilim insanları, İsviçre’de bir birlik oluşturdular. Birliğin sözcüsü, Profesör Schwartz, Türk Millî Eğitim Bakanıyla görüştü ve 34 Yahudi bilim insanına, özellikle İstanbul Üniversitesi olmak üzere, birkaç Türk üniversitesinde iş buldu.

1942 yılındaki Varlık Vergisi teoride bütün zengin Türkleri içerse de, etkisi en çok gayrimüslimler üzerinde oldu. Varlık Vergisi, Türkiye’deki gayrimüslimler arasında hâlâ büyük bir facia olarak bilinir ve Yahudi topluluğunun sayısı üzerinde zararlı bir etkiye sahip olmuştur. Birçok kişi vergiyi ödeyemedi ve çalışma kamplarına gönderildi. 30.000 civarında Yahudi göç etti. Verginin, azınlıkların ekonomik gücünü hedef aldığını ve bu bağlamda ırkçı olduğu düşünüldü.

1922-1927 arasında basında Yahudiler

1922-1927 yılları arasında, sadece basında olmak üzere beş yıl sürecek olan Yahudi aleyhtarı kampanyalar başladı. Bu durum Türk liderlerin Yahudiler lehine söylediği sözlerle dengeleniyordu. Ebuzziya Tevfik’in Tasvir-i Efkar Gazetesi’nde İzmir hahambaşısı Ribi Moşe ile yaptığı alaycı görüşme antisemit kampanyanın başlangıcı oldu. Bu kampanya İleri gazetesinin Kanımızı Emenler başyazısıyla Yahudileri ikiyüzlülükle suçlayarak devam etti. Hahambaşı vekili Ribi Becerano, o günlerin İstanbul Askerî Valisi Refet Paşa’yı ziyaret etti ve İleri Gazetesi’nin bir nüshasını vererek müdahalesini rica etti. Şubat 1923’te Karagöz mizah dergisinde Yahudiler alay konusu edilip aşağılayıcı bir terim olan “çıfıt” diye hitap ediliyordu. Edirne’nin Paşaeli gazetesi Müslümanları sömüren ve hile ile ticaret yapan Yahudilerden bahsediyordu.

1927-1933 arasında

Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nde rejimin sağlamlaşması ile toplum da daha huzurlu olmaya başladı. 1927’ye kadar Yahudileri tehlike olarak gören basın bundan böyle azınlıkları zararsız görmeye başladı. Bu dönemde Yahudiler de yurttaşlık haklarından daha çok yararlanır oldular; örneğin:

  • Elza Niyego Olayından sonra yürürlüğe giren Yahudilerin serbest dolaşım yasağı kaldırıldı.
  • Yahudi çocukların Türk okullarına gitmesine izin verildi.
  • Trakya’daki Yahudi okullarına diğer Türk okulları gibi devlet bütçesinden yardım edildi.
  • Sami Ginzburg Olayı sonucunda mahkeme Sami Ginzburg’u suçsuz bulup bir vatansever olduğuna hüküm kıldı ve İstiklal Madalyası’na aday gösterdi.
  • “Türklüğe hakaret”ten yargılanan üç Yahudi genç beraat etti.
  • Galata’da Yahudi nüfusun artması üzerine Neve Şalom Sinagogu’nun yapımı başladı.

İkinci Dünya Savaşı Dönemi

Türkiye, 1930’lar ve 1940’larda, Nazi zulmünden kaçan Avrupalı Yahudilere geçit oldu. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı döneminde tarafsız kalmasına ve Alman Yahudilere vize yasağı koyulmasına rağmen, Türk diplomatlar (Necdet Kent, Namık Kemal Yolga, Selahattin Ülkümen ve Behiç Erkin), bireysel olarak, sıkı bir şekilde çalışıp, Yahudileri Holokost’tan kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar. Stanford Shaw, Türkiye’nin 100.000 Yahudi’yi kurtardığını iddia etmektedir. Tarihçi Rıfat Bali, Türkiye’nin 15.000 Yahudi’yi kurtardığını iddia etmektedir ve İsrailli Balkanlar ve Orta Doğu Uzmanı Tuvia Friling ise Türkiye’nin 20.000 Yahudi’yi kurtardığını belirtmiştir.[34] Rıfat Bali’ye göre, Türkiye Struma gemisinin, bütün mürettebatı ve içinde bulunan Yahudilerle birlikte batmasından sorumludur. Sebebi, Yahudi mültecilerinin Türkiye sınırlarında karaya çıkmalarına izin verilmemesiydi. Rubenstein, konuyu bir adım öne alarak, İngilizlerin Türkler üzerinde baskı kurduklarını, bunun sebebinin de Filistin’e daha fazla Yahudi’nin gelmesini engelleme istekleri olduğunu belirtti.

Trakya Olayları

Avrupa’da her ülkede olduğu gibi antisemitizm ile birlikte faşizm dalgası yayıldı ve Türkiye’de de taraftar topladı. Bunun en somut örneklerinden bir tanesi 1934 Trakya Olayları’dır.

Türkiye’de tek parti dönemine denk gelen bu süreçte büyük gazeteler Nazizm’e karşı çıkmalarına rağmen az da olsa bazı kişiler Nazizm’e sempatiyle baktılar. Türkiye’deki Nazi sempatizanlarının en önemlilerinden biri Cevat Rıfat Atilhan’dı. Turancı olan Atilhan I. Dünya Savaşı’nda Sina cephesinde yüzlerce Yahudi casusu yakalayıp onlarcasını kendi elleriyle astığını iddia etmiştir.[21] Anadolu dergisini çıkarıp antisemitizmi yaymaya çalıştı.[21] Atilhan, birkaç aylığına misafiri olduğu Nazi Julius Streicher’den güç kullanma ve yıldırma teknikleri öğrendi. Naziler onu “Herr Major” diye çağırıyorlardı.

İstanbul’da Milli İnkılap dergisini çıkarmaya başladı. Bu dergi ile Türk tarihinde ilk defa bir yayın kuruluşu antisemit olduğunu kabul ediyor ve Yahudilerden reklam almayacağını açıklıyordu. Dergide Nihal Atsız gibi ünlü Pan-Türkçüler vardı. Milli İnkılap dergisinin birçok sayfası Türk Yahudileri’ne ayrılmıştı.

Haber gazetesinden Vala Nurettin ve Vakit gazetesinden Mehmet Asım Milli İnkılap‘ı ve antisemitizmi yazılarında protesto edip, Yahudilerin Türk kültürüyle bütünleştirilmelerini ve hizmetlerinden faydalanılmasının gereğini savundular.

Öte yandan Nihal Atsız Orhun dergisinde Yahudilere karşı bir ihtar yazısı yazdı:

Yahudi denilen mahluku dünyada Yahudiden ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü insanlık daima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı halde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur. Dilimizdeki “Yahudi gibi”, “çıfıtlık etme”, “çıfıt çarşısı”, “havraya benzemek”, “Yahudiden yumurta alan içinde sarısını bulamaz” gibi sözler bu alçak millete ırkımızın verdiği değeri gösterir. Almanya’dan kovulan Yahudileri kabul etmek misafirperverliğinde bulunan Fransa’da bile Yahudiler hakkındaki en basit iltifatın “pis Yahudi” terkibi olduğunu o memlekete gitmiş olan arkadaşlarımız söylüyor.

…İkide bir Yahudileri Türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi kandırmağa çalışacaklarına namuslu Türk tebaası olarak kalsınlar yetişir.

Çünkü biz onların Türkleşeceklerini asla ummadığımız gibi bunu istemeyiz de. Çamur ne kadar fırına verilse demir olmuyacağı gibi Yahudi de ne kadar yırtınsa Türk olamaz. Türklük bir imtiyazdır, her kula, bilhassa Yahudi gibi kullara nasip olmaz.

Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri giderek onları korkuturuz. Malum ya ataların sözüne göre Yahudiyi öldürmektense korkutmak yektir.

—Nihal Atsız

Bu tür antisemit yazıların önüne geçebilmek için Yahudi heyeti 23 Mayıs 1934’te Başbakana yardım isteme amaçlı bir dilekçe sundu. Dilekçe iki gün sonra Başbakan Müşaviri’nin eline geçti, sonra İçişleri Bakanlığı’na havale edildi, sırasıyla Emniyet Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı ve en son Matbuat Müdürlüğü’ne ulaştı; kısacası bürokrasiye takılıp kaldı.

Aynı dönemde Mecburi İskân Yasası çıkarıldı. Bu yasa bazı halk kesimlerini göçe veya belli yerlerde oturmamaya zorunlu kılıyordu. Daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu için hazırlanmış bu yasa Trakyalılar tarafından Yahudiler aleyhine kullanıldı. İsmet Paşa’nın adının arkasına sığınarak yapılan propagandada “Hükümet ve İsmet Paşa bütün Trakya Yahudilerinin İstanbul’a sürgünlerini istiyorlar” dendi.

Çanakkale’de Yahudilere yapılan ekonomik boykotun dozu kaçınca fiziki saldırılara dönüştü. Yağma, dayak, ırza geçme, imzasız tehdit mektupları gönderme olayları oldu. Kırklareli’nin valisi bu sırada tatildeydi ve Çanakkale’de olanların aynısı bu şehirde de oldu. Kırklareli’den kaçan Yahudilerin bir kısmı Edirne’ye varınca olayın ciddiyetini anlayan Edirneli Yahudiler de mallarını mülklerini bırakıp İstanbul’a kaçtılar. Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Çanakkale, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu ve Lapseki’de olayların aynı gün içinde başlaması bu işin birkaç çapulcunun işi olmadığı anlamına geliyordu. Bu olaylardan sonra Trakya’daki Yahudi nüfusu azaldı, çoğunluğu İstanbul’a ve bir kısmı da yurtdışına kaçtı.

İkinci Dünya Savaşı’na girmeden Türk Yahudilerinin durumu

  • 1934: Herkesin bir soyadı taşıması gerektiğini hükmeden Soyadı Kanunu yürürlüğe girdi. Birçok azınlığın Türk soyadları aldığı görüldü; örneğin Yahudi şair Abraham Naon adını İbrahim Nom’a, gazeteci ve düşünür Moiz Kohen adını Munis Tekinalp’e değiştirdi.
  • 1935: TBMM’de Yahudiler aday olarak gösterildiler. Dr. Abravya Marmares ve İbrahim Nom liberal görüşleriyle TBMM’ye girmeyi başardılar.
  • 1936: Cemiyetler Kanunuyla Yahudi kurumlarının çalışması sınırlanmış oldu ve bazı Yahudi kurumları da bu yüzden kapanmak zorunda kaldı.
  • 1938: Milletvekili Sabri Toprak Filistin ve Avrupa’dan Türkiye’ye Yahudi göçünün sınırlanmasını ve azınlıkların Türkçeden başka bir dil kullanmayıp, adlarının Türk isimleriyle ve dinlerinin Müslümanlığa değiştirilmesinin yasaklanmasını içeren öneri sundu. Bu tasarılar diğer meclis üyelerince reddedildi.

26 Ocak 1938 tarihli Ulus gazetesi’nde geçen haberde Celal Bayar’ın Yalova ziyaretinde söylediği sözler aktarılmıştır:

Yurdumuzda bir Yahudi meselesi yoktur. Hatta hiç azınlık sorunu yoktur. Dış etkiler altında yapmacık bir Yahudi sorunu yaratmaya niyetimiz yoktur. Dış cereyanların bizi etkilemesine izin vermeyeceğiz.
—Celal Bayar

İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Türk Yahudileri

1940’ların başında Türkiye’ye yabancıların girmesine sınırlamalar getirilmesine rağmen Türkiye Yahudi mültecilerine kapılarını açık tuttu. 1942’de para değerini yitirip ekonomi zayıflayınca Varlık Vergisi yürürlüğe kondu. Bu durum Yahudileri derinden yaraladı ve bir kısmı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası ile çok iyi ilişkiler geliştiren Türkiye’de en çok Yahudiler paniğe kapıldı. Fakat Türkiye, II. Dünya Savaşında tarafsızlık kararı alınca Türk Yahudileri açısından durum biraz rahatladı. 1944 yılında ise Reich yıkılma eşiğine geldi. Bu durum Türkiye’nin Balkan Yahudileri için yaptığı yardımların açık ve kitlesel olmasına olanak sağladı. Avrupa’dan binlerce Yahudi kurtarıldı ve Filistin’e geçiş olanakları sağlandı.

Daha önce din ve ırk şartı arayan Türk Harp Akademileri bu koşulları kaldırdığını açıklayınca iki Yahudi genci Harp okuluna başvurdu.[21] Bu haber üzerine sevincini saklamayan Orhan Seyfi Orhon şunları söyledi:

Harp Okuluna girmek istemek, Türklüğü, Türk harsını, Türk vatanını candan sevmek ve benimsek demektir… Ben şimdiden bu iki Musevi vatandaşın birer Türk subayı halinde, kılıçlarını vatan sevgisi gibi havada parıldatarak yıllarca ayrı kalmış bir cemaati muzaffer adımlarla millî birliğe doğru çekip götürdüklerini görür gibi oluyorum.
—Orhan Seyfi Orhon

Trakya olayları ve Varlık vergisiyle sarsılan Yahudilerin devlete olan güveni, 1946’da yeni CHP’li Başbakan Recep Peker’in antisemitizm için “20. Yüzyılın yüz karasıdır!” demesi ile tekrar güçlenmeye başladı.

1947’de Urfa’nın Kendirli mahallesinde yaşayan 7 kişilik Yahudi ailesinin ölü bulunması neticesinde katliamdan Yahudi cemaati sorumlu tutuldu. Kentte yaşayan tüm Yahudi erkekler tutuklandı ve 3 yıl sonra salıverildi. Bu süre boyunca halk Yahudilere karşı boykot uyguladı. Olay sonrasında kentteki Yahudi nüfusu azalma gösterdi.[45]

1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla patlak veren 1948 Arap-İsrail Savaşı üzerine her ne kadar Türkiye hükûmeti tarafsız kalmışsa da kamuoyu ve basın Arapların yanında yer aldı, Bomba, Dava, Davar mizah dergilerinin yanı sıra Mücadele ve Milli İnkılap gazeteleri İsrail ile Türk Yahudileri arasında fark gözetmeden savaşın gelişmesini gerçeklerden uzak tek taraflı ve Yahudileri alçaltıcı bir şekilde verdiler.

Arap-İsrail savaşının sona ermesiyle dört bin Yahudi İsrail’e göç etti. Bunun üzerine Hasan Saka hükûmeti Yahudilerin Türkiye’den çıkışını yasakladı fakat daha sonra bu yasak İsrail hariç olmak üzere kaldırıldı. Türk Yahudisi olan Dr. Eli Şaul, Demokrat İzmir gazetesinde İsrail’e göç eden Yahudilerin birer Türk propagandacısı olacağını ve Türkiye’nin bundan fayda göreceğini belirtti.

1949’da Şemsettin Günaltay İsrail’e direkt geçiş yasağını kaldırdı. 20. yüzyılda Türkiye’de iki yüz bin Yahudi vardı, bu sayı 1950’lerde kırk bine düştü.

Türkiye’den İsrail’e göç

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, İsrail’e göç Yahudiler arasında pek popüler değildi ve Filistin’e göç oldukça azdı. Göç, Yahudilere karşı düşmanlık belirtisi olarak görülen olaylarla artmaya başladı. Ayrımcılık, bu olayların başında yer aldı. 1934 yılındaki Trakya şiddet olayları, Filistin’e göçü oldukça artırdı. Tahminlere göre 1934 yılında 521, 1935 yılında 1445 Yahudi Türkiye’den Filistin’e göç etti. Varlık Vergisi, 1943-1944 arasında 4000 Yahudi’nin Filistin’e göç etmesine sebep oldu.[48] Türkiye’deki Yahudiler, İsrail Devleti’nin kurulmasını destekledi. 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla, Türkiye’den göç oldukça arttı. Bu göçler diğer zorunlu göçlerden farklıydı çünkü Yahudiler, kendi istekleri ile İsrail’e göç ettiler. Kasım 1948’de İsrail’e göçlerde duraksama yaratıldı, çünkü Türkiye, Arapların baskısıyla göç hakkını kaldırdı. Fakat İsrail devleti Türkiye tarafından tanındığında, bu yasak kaldırıldı ve göçler devam etti. 1951 sonrasında, Türkiye’den göç azaldı fakat günümüze kadar hiç bitmedi. 1950’lerin ortasında, İsrail’e göç edenlerin %10’u Türkiye’ye geri döndü. Genel olarak, Türk Yahudiler, İsrail’deki diğer topluluklarla iyi bir şekilde kaynaştı, ama Türk kültürünü ve Türkiye ile bağlantılarını korudular. Bu kişiler aynı zamanda güçlü İsrail-Türkiye ilişkilerini savunurlar.

Demokrat Parti dönemi

6-7 Eylül olayları her ne kadar Yunanları hedeflese de, İstanbul’un Yahudi ve Ermeni toplumları da bir ölçüde hedef alınmıştır. Zarar genelde mal varlıklarına oldu (Yahudi, Ermeni ve Rumlara ait 4000 dükkân ve 1000 ev yok edildi). Olaylar azınlıkları şoka uğrattı ve ülkenin her yanından 10.000 Yahudi Türkiye’yi terk etti.

Bugün

 

İstanbul’da bulunan Neve Şalom Sinagogu

Kudüs İbrani Üniversitesi’ne göre, Türkiye’de 15.000 civarında Yahudi yaşamaktadır. Dünya Yahudi Kongresi’nin 2010 yılı verilerine göre Türkiye’de 23.000 civarında Yahudi yaşamaktaydı. Türkiye’de Yahudilerin %95’i İstanbul’da yaşamakta, 2.500 civarında Yahudi İzmir’de yaşamakta ve çok daha küçük gruplar olarak, Adana, Ankara, Bursa, Çanakkale, İskenderun ve Kırklareli’nde yaşamaktadır. Sefarad Yahudiler, Türkiye’deki Yahudilerin %96’sını oluşturmaktadır ve geri kalanlar ise genelde Aşkenaz Yahudilerdir. Türk Yahudiler, Hahambaşı tarafından yasal olarak temsil edilir. Rosh Bet Din ve üç Haham tarafından oluşan dini konsey, Rav İshak Haleva’ya yardımcı olurlar. Yahudi toplumunun laik işlerinden sorumlu 35 danışman vardır ve 14 kişiden oluşan komite ise günlük işlerle ilgilenir. 2001 yılında, 500. Yıl Vakfı, Türk Musevileri Müzesi’ni kurmuştur. 500. Yıl Vakfı, 1982 yılında 113 Yahudi ve Müslüman Türk vatandaşın kurduğu, Sefarad Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğuna gelişlerinin beş yüzüncü yılını anan bir vakıftır.

Türkiye’de antisemitizm

Osmanlı Devleti’nde, Avrupa’ya nazaran popülist antisemitizm, oldukça nadirdi. 1948 yılında İsrail’in kurulmasıyla birlikte antisemitizmin arttığı görüldü. Şiddetin oldukça az ve nadir olmasına rağmen, antisemit his oldukça yaygındır. Antisemitizm, genelde kitaplarda, gazetelerde ve dergilerde görülür ve bunların çoğu genelde İslamcı kesimden çıkar. Tel Aviv Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, kitap ve dergilerdeki antisemitizmin, eğitimli insanların, İsrail ve Yahudiler hakkındaki fikirlerini negatif etkilediğini belirttiler. Yahudilere karşı gösterilen şiddet arasında, 2003 yılında bir Yahudi dişçinin Yahudi olduğundan dolayı biri tarafından öldürülmesi, 2009 yılında Yahudi öğrencilerin sözlü saldırıya uğramaları ve bir Yahudi askerin saldırıya uğraması vardır. İstanbul’daki Neve Şalom Sinagogu üç defa saldırıya uğradı. İlk saldırıda, 6 Eylül 1986’da Arap bir terörist 22 Yahudiye silahla saldırdı. Saldırıyı Filistinli militan Abu Nidal gerçekleştirdi. 1992 yılında Hizbullah bombalı saldırıda bulundu fakat kimse yaralanmadı. 15 Kasım 2003’te Bet İsrael Sinagogu ile Neve Şalom Sinagogu’na düzenlenen bombalı intihar saldırılarında yılında, saldırganlar dahil 28 kişi öldü ve 300’ün üzerinde kişi yaralandı.

Türkiye’deki Yahudiler, nadiren gerçekleşen şiddete rağmen Türkiye’de güvende hissetmektedirler. 2000’lerde artan antisemitizme rağmen, İsrail’e göç az sayıda gerçekleşti. 2008 yılında sadece 112 Yahudi göç etti ve 2009 yılında bu sayı sadece 250’ye çıktı. Buna rağmen, 2010 yılındaki Gazze Yardım Filosu’na yapılan müdahalelerle birlikte antisemitizm arttı ve daha açıkça bir şekilde gösterildi. Müslümanlar, Yahudi işyerlerinden herhangi bir şey almama kararı verdiler (özellikle tekstil ürünleri). İsrail’e göç arttı. 2010 Eylül’ünde Yahudi vatandaş nüfusu 23.000’den 17.000’e düştü. Bu yıl, bazı araştırmalara göre, Yahudilerin İsrail’e göç etmek istekleri %100 arttı.

Basında Antisemitizm

Türkiye basılı ve görsel basınında antisemitik yorum ve söylemlerle sıkça karşılaşılmaktadır. Hrant Dink Vakfı’nın yayınladığı Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2017 Raporu’na göre 2017 yılında ulusal ve yerel basında yer alan etnik, ulusal ve din temelli nefret söylemi içeren toplam 5296 metnin 1251 tanesi (%24) Yahudileri hedef almıştır.[69] Bu sayı, 2018 yılında 4839 antisemitik yazı içinde 1133 olmuş ve oran aynı (%24) kalmıştır.[70] Raporlara göre, ulusal basında Yeni Akit ve Milli Gazete, yerel basında ise Yeni Konya ve İstiklal gazeteleri en çok antisemitik içerik üreten gazeteler olmuştur. Başka bir araştırmaya göre, 2013 basında yer alan antisemitik haberlerin %58’i abartma, çarpıtma ve yükleme, %33’ü küfür, hakaret ve aşağılama, %9’u ise savaş söylemi ve düşmanlık üzerine kurulmuştur.

2003 yılında düzenlenen Neve Şalom ve Bet İsrael Sinagogları saldırıları suçlularından İlyas Kuncak’ın oğlu Nurullah Kuncak ile gerçekleştirilen ve Milliyet gazetesinde yayınlanan bir röportajda yer alan antisemitik ifadeler sebebiyle, ifadelerin sahibi Nurullah Kuncak, mülakatı yapan gazeteci Elif Korap ve Milliyet’in eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Eren Güvener’e İstanbul Bağcılar Basın Savcılığı tarafından dava açılmıştır. Davanın bir kamu kurumundan açılması, Türk Ceza Kanunu’nun nefret söylemi karşıtı şekilde yorumlanabileceğine dair umutlara sebep olmuş ve basında “Türk hukuk sisteminin ilk anti-semitizm davası” olarak yer almıştır.

2004 yılında Vakit gazetesindeki köşesinde Adolf Hitler yanlısı beyanlarda bulunan Abdürrahim Karakoç 2007 yılında sonuçlanan dava neticesinde mahkeme 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.

1835’ten beri hahambaşları

Türkiye Yahudilerinin hahambaşlarının listesi aşağıda verilmiştir.

Liste
Abraham Levi Paşa 1835–1839
Samuel Hayim 1839–1841
Moiz Fresko 1841–1854
Yacob Avigdor 1854–1870
Yakir Geron 1870–1872
Moses Levi 1872–1909
Haim Nahum Efendi 1909–1920
Sabetay Levi 1920–1922
Isaac Ariel 1922–1926
Chaim Bejerano 1926–1931
Chaim Isaac Saki 1931–1940
Rafael Saban 1940–1960
David Asseo 1961–2002
İsak Haleva 2002–2025

Ayrıca bakınız

  • 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi
  • Aşkenaz
  • Bizans Yahudileri
  • Bursa’daki gayrimüslimler
  • Elza Niyego Olayı
  • Gözlem Kitap
  • Ladino
  • Yahudi
  • Yahudilik
  • Osmanlı Yahudileri
  • Sabetaycılık
  • Sefarad
  • Şalom Gazetesi
  • Türkiye’de antisemitizm
  • Türkiye’deki sinagogların listesi
  • Türkiye-İsrail ilişkileri
  • 1957 – Roma’da bir araya gelen Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun kurulmasına ilişkin Roma Antlaşması’nı imzaladı.
  • 1959 – Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu dergisinde yayımlanan “Menderes’in Kalesi” başlıklı yazısında, Fuad Köprülü’ye yayın yoluyla hakaret ettiği iddiasıyla açılan davada, bir yıl hapse mahkûm oldu. Büyük Doğu dergisi de bir ay süreyle kapatıldı.
  • 1960 – Güney Afrika Johannesburg’da tüm siyah politik örgütler feshedildi.
  • 1960 – İtalya’da Fernando Tambroni Başbakan oldu.
  • 1961 – Adalet Bakanlığı, idam cezalarının cezaevi bahçelerinde infaz olunması hakkında karar aldı.
  • 1962 – EOKA’lılar Kıbrıs’ta iki camiye bomba attı.
  • 1968 – Şair Metin Demirtaş, Türk Solu dergisinde yayımlanan “Guevara” adlı şiirinde, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandı.
  • 1972 – Cumhuriyet Halk Partisi; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında verilen ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından onaylanan idam kararlarının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. İnfaz Savcılığı, dosyayı Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’na gönderdi. Üç gün sonra Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi idamların infazına karar verdi.
  • 1975 – Suudi Arabistan Kralı Faysal, akli dengesi bozuk olan yeğeni Prens Faysal bin Musad tarafından Riyad’da öldürüldü.
  • 1980 – Türkiye’de 12 Eylül 1980 Darbesi’ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Adana ve Osmaniye Cezaevlerinden 9’u sağ, 1’i sol 10 mahkûm kaçtı.
  • 1982 – Ankara Sıkıyönetim Savcılığı, Halkevleri hakkında kapatılma istemiyle dava açtı.
  • 1982 – Tutuklu İsmail Beşikçi, cezaevinden yazdığı bir mektup nedeniyle 10 yıl ceza aldı.
  • 1984 – Yerel seçimler yapıldı. Anavatan Partisi (ANAP), yüzde 41,5 oy oranı ile 54 ilde Belediye Başkanlığı aldı. Sosyal Demokrat Parti (SODEP), yüzde 23,4 oy oranı ile ikinci, Doğru Yol Partisi (DYP), yüzde 13,2 oy oranı ile seçimlerden üçüncü parti olarak çıktı. İlk kez seçime katılan Refah Partisi (RP) ise, yüzde 4,4 oy oranıyla sonuncu parti oldu.
  • 1986 – 14. Strasbourg Film Festivali’nde Muammer Özer’in “Bir Avuç Cennet” ve Ali Özgentürk’ün “Bekçi” isimli filmleri ikinciliği paylaştı.
  • 1986 – İşkence yaptığını itiraf eden polis memuru Sedat Caner ile bu itirafları yayımlayan “Nokta” dergisine dava açıldı.
  • 1988 – İstanbul’daki Metris Askeri Cezaevi’nden 29 tutuklu ve hükümlü kaçtı.
  • 1990 – New York’un Bronx semtindeki bir kulüpte çıkan yangında 87 kişi öldü.
  • 1992 – Kozmonot Sergei Krikalyov, Mir Uzay İstasyonu’nda 10 ay kaldıktan sonra dünyaya döndü.
  • 1994 – Aydın Ortaklar Öğretmen Lisesi’nde evci çıkan dört kız öğrenciden birinin, Emniyet yetkilileri tarafından yakalanarak bekaret kontrolüne gönderilmesi, kadınlar tarafından protesto edildi.
  • 1996 – Türkiye’de Emek Partisi kuruldu.
  • 1998 – Manisalı Gençler Davasında, Yargıtay’ın bozma kararından sonra beş tutuklu genç tahliye edildi. Davada tutuklu sanık kalmadı.
  • 1999 – Sırbistan, NATO’ya savaş ilan edip BM’ye bildirince, NATO üyesi Türkiye de bu ülkeyle resmen savaşa girmiş oldu.
  • 2009 – Büyük Birlik Partisi’nin kiralamış olduğu ve içerisinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu dahil, 6 kişinin bulunduğu helikopter, Kahramanmaraş’ta düştü. 3 gün sonra ulaşılan helikopterde, 6 kişinin de öldüğü belirtildi.

wikipedia.org

Ayrıca Kontrol Edin

3 Nisanda ölenler

Ölümler 1287 – Papa IV. Honorius, (d. 1210) 1325 – Nizameddin Evliya, Hindistan sufilerinden (d. 1238) 1582 – Takeda Katsuyori, geç Sengoku döneminde …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Seç ve dinle