Facebook'ta takip et.Twitter'da takip et. Abone Ol!
Tarihte ve Dünyada 12 Haziran
Tarih
2021-06-12 11:42

Tarihte ve Dünyada 12 Haziran

12 Haziran

 
 
   Tarihte Bugün  

12 Haziran, Miladi takvime göre yılın 163.günüdür. 

Olaylar


  • 1826 - Yeniçeri Ocağı'nın yerine Eşkinci Ocağı'nın kurulmasına başlandı. 

Yeniçeri

 
Yeniçeri Ocağı
Yeniçeriler
Etkin 1363–1826
Ülke  Osmanlı İmparatorluğu
Bağlılık Osmanlı sultanları
Sınıfı Piyade
Görevi Padişah, hanedan ve payitahtın güvenliğini sağlamak
Büyüklük 1.000 (1363),
7,841 (1484),[1]
13,599 (1574),[1]
67,729 (1699).[1]
Yer Edirne, İstanbul
Patron Yeniçeri Ağası
Renkleri Kırmızı ve yeşil
Savaşları Kosova, Niğbolu, Ankara, Varna, Çaldıran, Mohaç ve diğerleri
 
Karakullukçu En Kıdemsiz Yeniçeri Eri
Usta Küçük Rütbeli Yeniçeri Subayı
 
Baş Çavuş, Yeniçeri Ağasından Sonra Gelen Üçüncü Amir;
Kul Kahyası, Yeniçeri Ağasından Sonra Gelen İkinci Amir;
Kapıcı Başı, Saray Kapıcılarının Subayı;
Orta Çavuşu, Baş Çavuşun Yardımcısı.

Yeniçeri (Osmanlı Türkçesi: يڭيچرىYeni asker), Osmanlı Devleti’nde askerî bir sınıftı. Kuruluşunu Orhan Gazi veya I. Murad dönemlerine dayandıran farklı görüşler bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının genişlemesi ile, Hristiyan çocukların 8-18 yaşlarında alınarak yetiştirilmesi (devşirme) ile oluşturulmaya başlanan Yeniçeri Ocağı, Padişah’a bağlı Kapıkulu Ocakları’nın piyade kısmının büyük kısmını oluşturmaktaydı. Kapıkulu ocaklarının en itibarlısı olan Yeniçeri Ocağı savaşlarda padişahın bulunduğu merkez kolunda bulunur, savaş esnasında padişah onların arkasında ve ortasında at üzerinde dururdu. Sefere gidişlerde ve konaklarda yeniçeriler padişahın etrafında bulunup onu muhafaza ederlerdi. Yeniçeriler barış zamanında İstanbul’u korurlardı. Ayrıca devletin farklı bölgelerinde konumlanmış yeniçeri birlikleri de vardı. Ocağın pek çok nişan ve bayrağı vardı ancak bunlardan büyük olanı İmam-ı Azam bayrağıydı ve ocağın mezhebi yönden Sünniliğinin alametiydi.[2] Tarikatlardan Bektaşi tarikatına mensuptular.[3]

17. yüzyıldan itibaren Müslümanlardan da Acemi Ocağı’na alım yapılmaya başlandı. Devletin ilk yüzyıllarında çok yararlı olan ve Türklerin Rumeliʼye yerleşmesinde etkili olan bu sistem, daha sonra bozulması ile değişik sorunları birlikte getirdi. Yeniçeri Ocağı II. Mahmud tarafından 1826’da kaldırıldı. Yeniçeri Ocağı, dünyadaki modern anlamdaki ilk daimi ordudur.[4][5]

Kuruluş

Rivayete göre Orhan Gazi devşirme çocuklardan kurulu bir ordu kurduğu zaman Hacı Bektaş dergahına gelip yeni kuracağı yeniçeri ocağı için dua istemiştir. Dergahı ziyaret eden Orhan Gazi, orada bulunan pire, "Pir hazretleri, yeni kurduğum ocak için sizden hayır duası almaya geldim" diyerek, duasını istemiş Hacı Bektaş'taki pir de elini çocuklardan birinin başına koyarak: "Bunların adı yeniçeri (yeni asker) olsun diyerek Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun diye dua eder. O yüzden yeniçeri ocaklarına Ocak-ı Bektaş-î-yân , kendilerine Taifei Bektaş-î-yânGüruh BektaşiyeZümre-i Bektaşiye gibi isimler vermişlerdir. Ancak erken dönem Osmanlı tarihçileri Aşıkpaşazade, Neşri, Kemal, Oruç ve anonim tarihler yeniçeri teşkilatının, I. Murad tarafından 1361 yılında Edirne 'nin fethini takiben kurulmuş olduğu konusunda hemfikirdirler. Yeniçerilerin kanun ve kaidelerini içeren Kavanin-i Yeniçeriyan da bu görüşü benimser.

Edirne'nin 1361 yılında fethinden sonra Rumeli'nde gerçekleşen fetihler sonucu savaş esirleri büyük artış göstermişti. Gazilerden Sultan için esir başına beşte bir pencik (penc-i yek) alınmaya başlandı. Genelde her türlü ganimeti askerin elinde bırakmak cömertlik sayılırdı. I. Murat, Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa'nın arzı üzerine Gelibolu geçidinde Kara Rüstem'e pencik toplama yetkisi verdi. Pencik, her beş esirden biri yahut esir beş değilse değerinin beşte biri olarak toplanmaya başladı. Bu yenilik askerin hiç hoşuna gitmemiş ve bu uygulamadan kaçmak için esirleriyle Anadolu'ya başka yollardan geçmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Evrenos Gazi'ye, pencik'in sınırda toplanması için emir gönderildi ve dini niteliği göstermek üzere tahsil işi için de bir kadı atandı. Çandarlı, devlet elinde toplanan çok sayıda pencik oğlanlarından sultan kapısında yeni bir asker, yeniçeri yapma fikrini buldu. Oğlanlar Bursa civarında Türk köylerine gönderildi ve Türkçeyi öğrenip İslamlaşmaları sağlandı. Sonra bunlar bir kışlada toplanıp sultanın emrinde bir yoldaş ordu, yeniçeri ordusunu oluşturdular. Kökenleri ne olursa olsun, Türk dilini ve İslam dinini öğrenmek üzere Anadolu köylerine gönderilen bu devşirme çocukların Sünni-Alevi İslam'dan ziyade halk inançlarına eğilim gösterdikleri kuşkusuzdur.

Şu gerçek bilinmelidir ki, Osmanlı kuruluş yıllarında koyu sunni düşünceye sahip bir yapıda değildi.[kaynak belirtilmeli] Orhan Gazi'nin, dervişlerin konaklamaları, namaz, semah gibi ibadetlerini yerine getirmeleri için inşa ettirdiği imaret ve tabhaneli zaviyeler'in yanı sıra onun Babai dervişi Geyikli Baba ile ilişkileri bu izlenimi desteklemektedir. Hacı Bektaş-ı Veli, Osman Bey veya onun neslinden herhangi biriyle karşılaşacak kadar uzun yaşamamış olsa da Orhan Gazi'nin anne tarafından dedesi Osman Gazi'nin kayın pederi olan Şeyh Edebali'nin Hacı Bektaş ile birlikte Amasya'da yaşamış bir Vefai dervişi olan Baba İlyas'ın müridi olduğunu ve Edebali'nin de diğer müritler gibi Baba İlyas'ın yokluğunda Hacı Bektaş'a uyduğu bilinmektedir. Şeyh Edebali'nin kızını bilindiği üzere Osman Gazi ile evlendirmesi, Osman ocağı ile Hacı Bektaş arasındaki ilişki daha anlaşılır bir hale gelmektedir. Buna Edebali'nin yolculuk yapanlara hizmet veren bir misafirhaneye sahip Ahi şeyhi olduğu da eklenince, Osman Gazi'nin damadı olarak desteğini sağladığı Şeyh Edebali'nin Hacı Bektaş ile ilişkisi daha da önem kazanmaktadır. Bektaşilik, Hacı Bektaş ile çağdaş olup Kırşehir'de yaşayan Anadolu Ahiliğinin kurucusu sayılan Ahi Evren'in yakın ilişkileri sayesinde Anadolu Ahileri için çekim merkezi haline gelmişti. Ahilik icazeti verme yetkisine sahip derecede bir Ahi olan I. Murat, Hacı Bektaş tekke külliyesinin ilk anıtsal binası olan Meydan Evi'ni yaptırdıktan sonra yerleştirilen kitabede Melik kimliğinin yanı sıra Ahi kimliğini de kullanmıştır. Abdal Musa, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal gibi, öğretilerini benimsemiş ozan ve düşünürler sayesinde Hacı Bektaş, uç beyleri ve onlara bağlı reaya arasında giderek artan bir saygınlığa sahipti. Hacı Bektaş'ın Makâlât'ında, öğretileri bir savaşçı sınıfın ihtiyaç duyduğu şekilde şehitlik kavramını yüceltiyor ve İslam'ı kolay anlaşılır hale getirerek Hristiyan doğmuş çocukların Müslümanlaştırılması sorunu için mükemmel bir cevap teşkil ediyordu. Muharebe esnasında gelecek fiziksel ölüm, onları müşahede, yani dört kapı kırk makamı olan yolun son aşamasına ulaştırıyor, şehitleri peygamberlerden daha ileri bir mertebeye yerleştiren Hacı Bektaş'ın öğretileri yeniçerilerin sıradan varlıklarını benzersiz kılıyordu. Bektaşilik gayrimüslimlere olduğu gibi Türk ya da Türkmen olmayanlara da açıktı. Bu nedenle devşirmelerden oluşan Yeniçeri Ocağı'nın Müslüman olmasını sağlayacak sistem olarak Bektaşilik en iyi çözüm olarak görülmüştür ve devletin kuruluş dönemi boyunca Osmanlı padişahları Bektaşiliğin gelişmesini desteklemişlerdir. Bektaşilik yeniçeriler tarafından 15. yüzyıldan itibaren benimsenmeye başlamış 16. yüzyıl sonlarından itibaren ise Hacı Bektaş-ı Veli, resmen yeniçeri piri kabul edilmiş, bu tarihlerde bir Bektaşi babası daimi olarak ocakta kalmaya başlamıştır. Bektaşi tarikatıyla yeniçeri ocağı o denli bir birinden ayrılmaz hale gelmiştir ki, bir dede tarikat başkanı seçildiğinde İstanbul'daki yeniçeri kışlasına gelir, tacını kendisine Yeniçeri Ağası giydirirdi. Yeniçeri Ordusu seferlere giderken yanlarında daima Bektaşi dede ve babaları eşlik ederlerdi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. 1826 yılına kadar Osmanlı Ordusu savaşa gitmeden önce, Yeniçeri ocağından bir müfreze Hacıbektaş'a geliyor, Dergah Avlusu'nda saf tutarak, Hacı Bektaş-ı Veli Evlâdı’ndan postnişi olan zatın da katılması ile: Mü’miniz Kalû-Beli’den beri... Hakkın Birliğine eyledik ikrar... Bu yolda vermişiz seri... Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar... La Yezal mestaneleriz... Nur-ı ilahide pervaneleriz... Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile... On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli... Üçler, beşler, yediler... Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli... Demine devranına Hû diyelim Hû! diye gülbang çekiyorlar (dua ediyorlar) ve Pir'den himmet istiyorlardı. O tarihlerde yaşayan kişilerden aktarılan bilgilere göre Yeniçeriler'in gür sesi Hacı Bektaş-ı Veli’ın her tarafından duyuluyordu. Bir yeniçeri gülbengi (duası)[6]:

Allah Allah illallah

baş üryan, göğüs kalkan, dide al kan, sine püryan bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan (adüvvden korkmadık korkmayız hiçbir zaman Kuran'da zafer vadediyor Hazret-i Yezdan uğrun açık olsun ey serdar-ı mücahid Hüda kılıncını keskin etsin ömrünü gün gibi medid fahr-i alemi hoşnud ettin hak gazay-ı ekberini etsin mübarek ve said) kulluğumuz, padişaha ayan sayılmayız parmakla tükenmeyiz kırmakla üçler, beşler, yediler, kırklar nur-u nebi, kerem-i ali, keramatı veli gülbang-i Muhammedi pirimiz, hünkarımız, üstadımız kutb-ul arifin Hacı Bektaş-ı Veli dem-ü devranına hû diyelim hû...

 

Genel yapı

 
Yeniçeri ağası.
Mali YılYeniçeri Sayısı[7]
1480 10.000
1568 12.789
1609 37.627
1670 53.849
 
Çuhadar, Yeniçeri Ocağının Hükümet Nezdindeki Mümessili;
Divan Çavuşu, Hükümet Toplantılarında İntizamı Temine Memur;
Yasakçı, Elçilikleri Muhafazaya Memur Yeniçeri

İstanbul devlet merkezi olduktan bir süre sonra Edirne'de bulunan Yeniçeri Ocağı buraya naklolunarak Eski ve Yeni Odalar ismiyle biri Direklerarası ve Şehzade Camii taraflarında diğeri ise Aksaray semtinde olmak üzere kışlalar yaptırılmıştır. Her bir orta kendi numarası ismiyle bir kışlada otururdu. Osmanlı tarihinde birçok olayda adı geçen Orta Camii, Yeni Odalarda olup Kanuni Sultan Süleyman'ın Vezir-i Azam'ı İbrahim Paşa tarafından bir mescit olarak yaptırılmış ve daha sonraki tarihlerde cami haline getirilmiştir. Et Meydanı denen mahal de burada bulunmaktaydı.

15. yüzyıl ortalarına kadar yaya bölükleri veya daha sonra cemaat adı verilen bir sınıftan ibaret iken Fâtih Sultan Mehmed zamanından itibaren (1451), "Sekban" bölüğünün de katılımıyla iki sınıf haline gelmiş. 16. yüzyıl başlarında ise "Ağa" bölüğü denilen üçüncü bir kısım daha teşkil edilmiştir. Yaya bölükleri peyderpey artarak 101 bölüğe kadar çıkmıştır. Ağa bölükleri 61, Sekban bölükleri ise 34 sayısına kadar yükselmiştir. Kanunname gereğince; Osmanlı Padişahı da birinci Yeniçeri Ortasının 1 numaralı neferidir.

Yeniçeriler, başlarına Börk ismi verilen beyaz keçeden bir başlık giyerlerdi. Bunun arkasında ise yatırtma denilen ve omuza kadar inen bir parça yer almaktaydı. Yeniçeriler börklerini eğri, subayları da düz giyerlerdi. Fâtih kanunnâmesinde belirtildiğine göre yeniçeri taifesine her yıl beşer zira lacivert çuka ve otuz iki akça "yaka akçası" ile her birine başına sarması için altışar zira astar verilmesi hükmü konmuştu. Her Yeniçeri bölüğüne "Orta" denirdi. Her ortanın da komutanı olan ve "Çorbacı" denilen bir subayı bulunurdu. Sekban ve Ağa bölüklerinde bu komutana "Bölükbaşı" denirdi. Yeniçeri ocağının en büyük komutanı "Yeniçeri Ağası" idi. Yeniçeri Ağası, ocağın kuruluşundan 1451 yılına kadar ocaktan seçilirken bu tarihten sonra Sekbanbaşı’lardan tayin edilmeye başlandı. Bununla beraber bu kanun daha sonra değiştirilerek ocağın dışından olan kimseler de tayin edilmiştir. Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı ile Acemi Ocağı işlerinden sorumlu idi. Bundan başka İstanbul'un asayişi ile de ilgilenir ve yanında bulunan bir heyetle kol dolaşıp güvenliği sağlardı. Bu sebeple hükümdarlar, bunların güvenilir ve sadık kimselerden olmasına dikkat ederlerdi. Yeniçeri Ağalarının azil ve tayini 1593'e kadar doğrudan padişah tarafından gerçekleştirilirken, bu tarihten itibaren Vezir-î Azâmlar tarafından yapılmıştır.

Yeniçeri Ocağı’nın en büyük komutanı olan Yeniçeri Ağası’ndan başka Sekbanbaşı, Ocak Kethüdası veya Kul Kethüdası, Zağarcıbaşı Sansoncubaşı, Turnacıbaşı, Muhzir Ağa ve Baş çavuş da ocağın büyüklerindendi. Bunlardan başka bir de "Yeniçeri Efendisi" denilen ocak kâtibi vardı.

Yeniçeri Ocağı'nın teşkilatı üç temel unsur üzerine yükselmekteydi: avcılık, aşçılık ve Bektaşilik. Padişahların avlarında ona eşlik etmek için sekbanlar başta olmak üzere katar ağalarının sorumluluğundaki birçok orta, avlarda kullanılmak üzere cins köpekler veya avcı kuşlar besliyorlardı. Ocak teşkilatının omurgasını ise aşçılar oluşturuyorlardı ve aşçıbaşılar yeniçerilerin ahlaki eğitimleri ve disiplinlerinden sorumluydular. Kazan-ı Şerif başta olmak üzere her birliğin sahip olduğu kazana atfedilen kutsallık, karakollara kazanlarla yemek dağıtan karakollukçuların komutanı başkarakollukçuya kepçeci, her orta-bölük komutanı yayabaşına çorbacı denirdi. Her ortanın kışla mutfaklarında bir kazanı vardı. Yemek pişirme dışında kazan, Hacı Bektaş'ın ocağa sağladığı kutsallığın kaynağını da temsil etmekteydi. Kazan o kadar önemlidir ki yeniçeriler kritik konulardaki toplantılarını onun çevresinde çember oluşturarak yaparlardı. Ünlü kazan kaldırma deyimi devlet politikalarından duydukları memnuniyetsizliğin bir belirtisi, bir isyanın başlangıç işareti olarak kabul edilirdi. Ortalar sefere giderken kazanlarını yanlarında götürerek çadırlarının önüne yerleştirirlerdi. Bir ortanın kazanını kaybetmesi bayrağın düşman eline geçmesinden daha kötü bir durum olarak kabul edilirdi. Yeniçeriler kazanları olmadan hiçbir hücumun başlamaması gerektiğine inanırlardı. Her bölük veya ortaya ait kazanların dışında Hacı Bektaş-ı Veli tarafından ocağa verildiğine inanılan özel bir Kazan-ı Şerif yani kutsal kazanları da vardı. İnanışa göre ocak kurulurken Hacı Bektaş yeniçerilere bu kazanda çorba pişirmiş ve kendi elleriyle dağıtmıştı. Yeniçeriler, Kazan-ı Şerif yerinden kaldırılacak ve altına bir kova su dökülecek olursa dünyanın ters düz olacağına inanırlardı.

Yeniçeriler, maaşlarını (ulûfe) üç ayda bir alırlardı. Bu konuda ocağın en büyük âmiri olan Yeniçeri Ağası ile herhangi bir nefer arasında fark yoktu. Onun için Yeniçeri Ağası da bu ulûfe işine dahil edilirdi. ulûfe, pâdişahın nezâretinde büyük bir törenle her ortaya torbalar halinde tevzi edilirdi. Hicrî kamerî takvime göre dağıtılan ulûfenin Salı günü verilmesi kanundu. Üç ayda bir, ulufe denen aylıklarını almak için Topkapı Sarayı, Babüsselam ile Babüssade kapıları arasındaki ikinci avluda toplanan kapıkulu askerlerine, Has fırında pişirilen fodla(pide) ile saray mutfağında hazırlanan çorba, zerde ve pilavdan oluşan kuşluk yemeği dağıtılır; bu sırada askerin padişaha bağlılığının işareti olmak üzere birde “akide” merasimi yapılırdı. Yeniçeri ocağının büyük subaylarından kul kethüdası ile muzhır ağa Kubbealtı’na gelerek sadrazamın başkanlığındaki divan üyelerine ellerindeki tablalardan mangır(para) biçimindeki akide(bağlılık) şekerlerini sunardı. Bu ocaklıların padişaha bağlı olduklarının kanıtı sayılır divandakiler rahatlardı. Akide törenini müteakip Kubbealtı önünde Fetih suresi okunur, ocaklılar gülbank çeker, Birinci Ağa Bölüğü’nden başlanarak ulufe torbaları dağıtılırdı. Törenden sonra konaklara, evlere, dükkanlara da akide şekerleri gider herkes, Yeniçerilerin bir eylem yapmayacağını öğrenmiş olurdu. Bu gelenek nedeniyle huzurun ve ağız tadının simgesi kabul edilen akide, zamanla mevlit ve bayramların da ikramı olmuştur.

Ramazan ayının ortasında, padişahın askere iltifatı olarak, Saray’dan Yeniçeri Ocağı’na baklava giderdi. 17. yüzyılın sonlarında veya 18. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış olan baklava alayı, Ramazan’ın on beşinci günü yapılan Hırka-i Saadet ziyaretinden sonra, Yeniçeri Ocağı neferlerine baklava dağıtılmasıyla gerçekleşirdi. Matbah-ı Amire’de, Yeniçeri, sipahi, topçu ve cebeci gibi kapıkulu askerinin her on neferine bir tepsi hesabıyla hazırlanan baklava sinileri, futalarına (örtülere) sarılmış olarak Matbah-ı Amire önüne dizilirdi. Silahtar Ağa, bir numaralı yeniçeri olan padişah adına ilk siniyi teslim aldıktan sonra, diğer ortalardan gelen ikişer nefer birer siniyi herhangi bir kargaşaya mahal bırakmadan yüklenirdi. Her bölüğün usta, saka, mütevelli, odabaşı gibi amirleri önde, baklava sinileriyle yürüyenler arkada, açılan kapıdan dışarı çıkarlar, baklava alayını seyretmek için Divanyolu'nda sıralanmış halk, padişaha ve askere sevgi gösterilerinde bulunurdu. Sini ve futalar ise, ertesi gün Matbah-ı Amire’ye iade edilirdi. Padişahın askerlerine güzel bir ikramı olan ve belirli bir teşrifatla yapılan baklava alayı, uzun bir süre devam etmiş, ancak Yeniçeri Ocağı’nın bozulmaya başlamasıyla, bu bozulmadan nasibini almıştı. Öyle ki, sini ve futaların iade edilmesi gerekirken, bunlar iade edilmez olmuş ve buna gerekçe olarak da baklava o kadar lezzetliydi ki sini ve futaları da yedik gibi alaycı ifadeler kullanılmıştı. Bununla beraber, Yeniçeri neferlerinin bazıları, Baklava Alayı’nı seyretmeye gelen halkı rahatsız etmeye başlamıştı. Bu gelişmelerin neticesinde de, Osmanlı saltanatının bir sembolü haline gelen bu gelenek, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte ortadan kaldırılmıştı. En son baklava alayı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından iki ay önce yapılmıştı.

Ocağa alımlar

 
Yeniçerilerin kimliği mahiyetinde olan ve günümüze az sayıda örneği ulaşabilen bir sofa tezkiresi.

İlk yeniçeriler savaş esirlerinden ve kölelerden oluşmuştur. Sonradan Balkan bölgelerinden Hristiyan çocuklarının devşirme sistemiyle ocağa alınmışlardır. Genellikle Yunan ve Arnavut çocuklar tercih edilmiştir. Sınırlar genişledikçe Bulgar, Sırp, Hırvat ve Ermeni çocuklar ocağa alınmıştır. Sonradan nadir de olsa Rus, Ukraynalı, Romanyalı ve Gürcü çocuklar da ocağa alınmıştır. Çocuklar öncelikle Türkçe öğrenmesi, İslam ve Osmanlı kültürünü benimsenmesi için Türk ailelerine gönderilmiştir. Ardından Acemi Ocağı'na girip burada 8-10 yıl arasında bir eğitim gördükten sonra yeniçeri olurlardı. Yeniçeriler Acemi Ocağı'nda eğitim gördükten sonra hangi alanda daha iyilerse o alana yönlendirilmişlerdir (okçuluk, tüfekçilik, lağımcılık, topçuluk vb.).

Çocuklar yeteri kadar güçlü olduklarını kanıtladığında 25 yaşında yeniçeri statüsüne erişirdi.

Yeniçeri ocağına devşirme sistemi dışında alımlar III. Murad zamanında başlamıştır (1574–1595). Bu zamandan sonra ocağa gönüllüler de alınmıştır. Sonradan IV. Mehmed, devşirme sistemini kaldırmıştır. Bundan sonra Türk ve Müslüman aileler çocuklarını iyi bir kariyer umuduyla yeniçeri ocağına göndermiştir.

Özellikleri

Yeniçerilerin diğer birliklere göre belirgin farklılıkları vardı. Sadece kendilerinin giydiği üniformalar vardı, düzenli olarak maaş alıyorlardı, müzikle yürüyorlardı (mehter), kışlalarda yaşıyorlardı ve ateşli silah kullanan ilk birliklerdi. Yeniçeriler birbirlerine çok bağlıydı, kendilerini birbirlerinin ailesi olarak görürlerdi. Birinci Orta'nın birinci üyesi olan padişah, ulufe zamanı yeniçeri kıyafetleri giyip Birinci Orta ile beraber maaş alırdı. Barış zamanında asayişi sağlamakla, itfaiye işleriyle ve saray korumalığından görevlilerdi. Yeniçerilerin Padişahın korumaları olmalarına rağmen Osmanlı Ordusu'nun ana gücü değildi. 16. yüzyılın sonuna kadar Yeniçeri Ocağı ordunun %10'u kadardı. 1475 yılında yeniçerilerin sayısı 6.000 civarındayken, tımarlı sipahi sayısı 40.000'dir. 17. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlılar yeniçerileri ordunun ana gücü yapmaya çalışmıştır. Bu amaç doğrultusunda yeniçeri sayısındaki artışlarda kalite düşmeye başlamıştır.

Sefer zamanı ordunun en çok yardım alan birliğiydi. Kendilerinin gideceği yolu belirleyen ve hazırlayan, çadırlarını kuran yardımcı birlikler vardı. Ayrıca savaş zamanı hariç silahlarını taşımazlardı. Silahlarını ve cephanelerini Cebeci Ocağı taşırdı. Sefer zamanı ordudan bağımsız olarak kendilerine özel doktorlar ve hastaneler vardı. Bu farklar, - ocağın büyük askeri başarısının yanında- yabancıların ilgisini çekmiştir. Ocak kaldırıldıktan sonra bile Batı'da Osmanlı'nın simgesi olmuştur.

Ayrıca yeniçeriler Bektaşilik ve Dervişlik kültüründen etkilenmişlerdir. Yeniçeri Ocağı 16. yüzyılda kesin olarak Bektaşi bir yapıya bürünmüştür. Yeniçeriler kafalarına "börk" adı verilen şapkalar takmışlardır. Bazı kaynaklarda Börk'ün ilk yeniçerilerin başlarına Hacı Bektaş Veli tarafından bizzat takıldığı anlatılır. Börk'ün ön tarafında ise "kaşıklık" adı verilen bir boşluk vardı. Yeniçeriler bu boşluğa kaşıklarını takmışlardır. Kaşıklık, "kaşıklık kardeşliği" tanımını simgelemiştir.

Yeniçeri ocağı kurulduğu zaman evlenmeleri yasaktı. Ama I. Selim zamanında çok yaşlı bir yeniçerinin evlenmesi için çıkan izin kapıyı aralamıştır ve evlenme yaygın hale gelmiştir. III. Murad zamanında (1574–1595) evlenmeler artık sık görülmeye başlanmış, yeniçerilerin oğulları ocağa "kuloğlu" adı altında alınmış, ocağın yapısının bozulmasına sebep olmuştur. Bu kuloğulları sonradan ya devlet adamı olmuş ya da bilimle uğraşmıştır. Yeniçeri Ağası hariç diğer yeniçerilerin sakal bırakması yasaktı. Bu yasaklara yeniçeriler uymuştur. Fakat 17. yüzyılın ortasından itibaren silik padişahların başa geçmesiyle asayiş sağlanamamıştır ve ocakta da bozulmalar başlamıştır. Evlenmeye başlayan yeniçeriler karşılarında yaptırım görmeyince ticaretle de uğraşmaya başlamışlardır.

Yeniçeriler kendilerini Padişahın ve Padişahın tahtının koruyucusu olarak görüyorlardı. Yeniçerilere ocağın onların evi ve ailesi, Padişahın da babaları olduğu öğretilirdi.

Ekipmanları

Yeniçeriler mükemmel okçulardı. Ama 1440'tan itibaren tüfeklerin icat edilmesiyle tüfek kullanmaya da başladılar. I. Viyana Kuşatması'nda mühendisleri, lağımcıları Avrupa'da ün salmalarına yol açmıştır. Yakın dövüşte balta, kılıç ve yatağan kullandılar. Barış zamanında sadece hançer kullanırlardı. Yatağan kılıcı ocağın simgesi sayılacak kadar önemliydi. Sarayı koruyan yeniçeriler (Baltacılar) uzun saplı balta kullanırdı.

16. yüzyıldan itibaren yeniçeriler arasında tüfek kullanımı iyice yaygınlaşmıştı. Yeniçeriler tüfekleri, el bombalarını ve el toplarını kullanan ilk askeri birliklerdir. Tabanca yeniçeriler arasında pek popüler değildi ama Girit Kuşatması'ndan itibaren tabanca kullanımı da sıklaşmıştır.

Ocağın bozulması ve isyanlar

Yeniçeriler 16. yüzyılın ortasına kadar mükemmel askerlerdi. Fakat daha sonra bizzat devlet eliyle istenmeden de olsa ocak bozuldu.

Avrupa'da tüfeklerin yoğun olarak kullanıldığı bir savaş biçimi ortaya çıkmıştı. Avrupa devletleri ile yapılan savaşlarda Avrupa ordularında tüfekli askerlere karşılık olarak, Osmanlı ordusunda sadece yeniçeriler vardı. Bu durumu dengelemek isteyen devlet, çareyi yeniçeri ocağının sayısını arttırmakta bulmuştur. Bu da ocağın bozulmasının baş sebeplerindendir. Önceden sadece kabiliyetli ve güçlü oğlanlar ocağa alınırken daha sonra bu kriterler gözardı edilmiş, ocağa gönüllüler bile alınmıştır. Bu yeni alımlarda acemi oğlan eğitimi arka plana atılmış, ocağa girenler 1-2 sene sonra yeniçeri olmuştur.

Yasak olmasına rağmen evlenmeye başlayan yeniçeriler, bunun karşısında bir yaptırım göremeyince askerlikten uzaklaşıp diğer işlere yönelmiştir. Bunun baş sebebi tahta geçen ve devlet işleriyle uğraşmayan ya da silik padişahlardır. Ayrıca bir süre sonra evlenmeleri de serbest olan yeniçeriler, ailelerinin geçimini üç aylık ulufe ile sağlayamadığı için, ticaretle uğraşmıştır. Yeniçerilerin arasında sadece ticaretle uğraşanlar yoktu. Odunculuk, kayıkçılık, zanaatkarlık ve çiftçilik yapan yeniçeriler de vardı.

Ocağa amacı mevki kazanmak ve oğlunu tahta geçirmek olan Hanımsultanların adamları ve kariyer yapmak isteyen Türk çocukları alınınca yeniçeriler askerlikten uzaklaşıp bürokrasi ve siyaset ile ilgilenmeye başlamıştı. Bir süre sonra, Aynı Roma'daki Praetorian muhafızları ve Rusya'daki Streltsy askerleri gibi hükümdar belirleyen bir müfreze haline gelmişlerdir.

İlk isyanlarını 1449'da, daha fazla maaş isteyip çıkarmışlardır. Amaçlarına ulaşmışlardır. Fatih'ten itibaren her padişah tahta çıktıktan sonra maaşlarını bir nebze dahi olsa artırmak zorunda kalmıştır. Osmanlı doğal sınırlarına ulaştıktan sonra ülkeye sıcak para girmemiş, yeniçerilere verilen paranın değeri düşmüştü. Yeniçeriler bu yüzden de isyan çıkarmıştır. 1622'de, devletin stabilitesi açısından büyük bir tehlike haline gelmişlerdir. Disiplinsiz ve açgözlü halleri, kendi başlarına kanun koymaları ve Avrupa ordularına karşı savaş alanında başarısızlıkları ocağının bozulduğunun en büyük kanıtlarıdır. Lehistan seferindeki başarısızlığın sorumlusu olan yeniçerileri kaldırmak isteyen ve Türkmenlerden oluşan yeni bir ordu kurmak isteyen II. Osman'ı önce tahttan indirip, sonra rehin alıp, sonra da öldüren yeniçeriler artık iyice raydan çıkmıştı. 1804'te, Semendire Sancağı'nı alenen ele geçiren bir grup yeniçeri, 72 tane önemli Sırp'ı öldürerek Sırp ayaklanmasının ateşini yakmış, Sırbistan'daki 300 yıllık Osmanlı hükümdarlığının sonunu getirmiştir. 1807'de Avrupa tarzında ve modern bir ordu kurmak isteyen III. Selim'i tahttan indirip yerine IV. Mustafa'yı getirdiler. Sonra Selim'in geri tahta çıkma tehlikesine karşı devrik padişahı öldürdüler.

Ocağın değişimi ve iktidarın tabana yayılması

Yeniçeriler, genel tarihi içerisinde değerlendirildiklerinde ilk zamanlarda savaşçı özellikleri ön plana çıkan ve köle kökenli sonradan da devşirme kökenli kimselerden seçilmişlerdir. Fakat zamanla bu durum değişecektir. Dışarıdan ocağa yazma yaygınlaşacaktır. Kul kardeşi sistemi ağır basacak ve sonunda Yeniçeriler esnaflaşacaktır. Bu dönemde, Ocağın yapısı yarı sivil yarı askeri bir kimliğe dönüşecektir.[3]

Bu dönemin önemi, Yeniçeri - Esnaf Birliklerinin çıkarlarının buluşması sonucunda merkezi yönetimin istekleri karşısında yeni bir güç bloğunun oluşmasıdır. Buradan hareketle de mutlakiyetçi rejim 18. asırda dengelenecek, literatürde yeni araştırmalarda[8] geçtiği haliyle erken bir meşrutiyet eğilimi gözlemlenecektir. Böylelikle Yeniçeriler, 19 asırda modernleşme sürecinde ortadan kaldırılmalarına kadar geen süreçte, Türkiye tarihinde erken bir demokratikleşme sürecinin de oluşturucusu bir kimliğe sahip olacaklardır.[9] Bu kimliğin oluşumu ise askeri, idari ve siyasi birçok birleşen sebebiyledir.[10] Özellikle askeri devrim olarak adlandırılan sürecin Yeniçeri Ocağı üzerindeki dönüştürücü etkisi ise ayrıca dikkate değerdir.[11]

Ocağın kaldırılması

İlk kuruluşu zamanında sadece devşirmelerden ve iyi eğitim almış güçlü kuvvetli gençlerden oluşan ve devletin kuruluşundan kısa bir süre sonra oluşturulan Yeniçeri Ocağı, 16. yüzyıldan sonra Padişaha veya Hanımsultana yakın bazı yetenekleri kısıtlı kimselerin ocağa alınmasından sonra bozulmaya yüz tutmuştu. Çünkü, eğitimsiz ve başıboş kimselerin ocağa girmeleriyle bu askerî teşkilat, doğrudan siyasete katılan, devlet adamlarını tayin veya azlettiren, padişahları tahttan indiren veya tahta çıkaran bir kuvvet halini almıştı. Diğer taraftan Yeniçerilerin kendileri gibi kökenleri Ahi'likten gelen, çoğunluğunu Bektaşîlerin oluşturduğu esnaf ocaklarıyla iç içe olması ve Sultanın aldığı bazı ekonomik ve siyasi tedbirlere Esnaf Loncalarıyla birlikte karşı durması, Sultanın ve Ulemanın tepkisini çeker olmuştu. 16. yüzyılın sonlarından itibaren Padişahın sefere çıkmaması neticesinde ganimet geliri azalan Yeniçeriler, sakat ve yaşlı yoldaşlarına bakmak ve kendi hayatları ile savaşa gidenlerin ailelerinin geçimini ikame etmek için gelir elde etme çabasına girmişlerdir. Neticesinde; askerlikle ilgisi olmayan ticaret, kahvehane işletmeciliği, hamam işletmeciliği, kayıkçılık, depoculuk, odun ve yakacak işleri gibi sektörlere el atmışlardır. Yeniçerilerin; özellikle İstanbul’da bulunan Yeniçeri Ortaları mensuplarının ticaret hayatına atılması; Yeniçeri Ocağının bozulması gibi lanse edilse de; gerçek bundan farklıdır. Avrupalı imparatorlukların deniz ticareti ile birlikte sömürgeciliğe yönelmesi, ve savaşların uzayıp gitmesi, devletin mali sistemini bozmuştu. Anadolu ve Rumeli eyaletlerinde Ayan sınıfının ortaya çıkması ile, savaştan geri dönen veya savaşa katılmayan yerel beylerin sayısı artmış, Padişahın savaşa katılmaması neticesinde kendisine bağlı Kapıkulu Ocağı'nın da savaşa katılmayışı, savaş esnasında Osmanlı Ordusunun vurucu gücünü azaltmıştır. Yeniçeriler çeşitli nedenlerden dolayı; 17. ve 18. yüzyıllarda sık sık ayaklanmışlardır.

Yeniçeri Ocağı, Vaka-i Hayriye diye isimlendirilecek olan bir karar ve hareketle, 15 Haziran 1826'da Sultan II. Mahmud tarafından ortadan kaldırıldı. Ocağın kaldırılması olayı II. Mahmud'un tüm esnaf teşkilatını ve ordudaki çoğu birimi bu konuda ikna etmesiyle başlamıştır. Şeyhülislama bu konu hakkında fetva çıkarılmasıyla devam etmiştir. Bir günün sabahında II. Mahmud yeniçerileri son kez uyarmış ve bu uyarıya saygı göstermeyen yeniçeriler itiraz etmişlerdir. Bunun üzerine II. Mahmud topçulara ateş emri vererek yeniçeri ocağını büyük bir top ateşine maruz bırakmış ve hiçbir yeniçerinin kurtulmasına imkân vermemeye çalışmıştır. Kaçabilen yeniçeriler ise yakalandıkları yerde öldürülmüştür. Bu olaydan sonra, onların yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediyye (Muhammed'in Zafer Kazanmış orduları) adlı ordu kurulmuştur.

 

Eşkinci Ocağı

 
 

Eşkinci Ocağı, II. Mahmut tarafından kurulan askeri yapıdır.

Alemdar Vakası'ndan sonra Yeniçeri Ocağı'nı ortadan kaldırmak isteyen II. Mahmut, onun yerini alması için Eşkinci Ocağı'nı kurdu. Bunu bir tehdit olarak gören Yeniçerilerin ayaklanması, Vaka-i Hayriye'ye giden süreci hızlandırdı.[1] İsyan ile birlikte Eşkinci Ocağı kaldırıldı.

 

  1. ^ "VAKAYI HAYRİYYE : YENİÇERİ OCAĞI'NIN KALDIRILMASI". 26 Mayıs 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Kasım 2013.
  • 1898 - Filipinler, İspanya'dan bağımsızlığını ilan etti.
  • 1919 - Mustafa Kemal Paşa, Havza'dan Amasya'ya geçti.
  • 1921 - Yunan taarruzu öncesinde, Yunan Kralı Aleksandros, Başbakanı Venizelos ve Genelkurmay Başkanı İzmir'e geldi.
  • 1924 - Türkiye'nin ilk sanatoryumu olan Heybeliada Sanatoryumu açıldı.
  • 1925 - İstanbul Muallimler Cemiyeti kongresi yapıldı.
  • 1932 - Hicaz Naibi Emir Faysal, Türkiye'yi ziyaret etti.
  • 1935 - Bolivya ve Paraguay, Gran Chaco bölgesinde üç yıldır sürdürdükleri Chaco Savaşı'na bir antlaşmayla son verdi.
  • 1940 - Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Başkanlığında toplanan Hükûmet, savaş dışı kalınmasını kararlaştırdı.
  • 1940 - II. Dünya Savaşı: 54 bin kişiden oluşan İngiliz ve Fransız Birlikleri, Manş Denizi sınırında Saint-Valery-en-Caux'da, AlmanGeneralfeldmarschallErwin Rommel'in ordularına teslim oldu. Alman Birlikleri, Paris'e doğru ilerlemeye devam etti.
  • 1941 - Çanakkale açıklarında bir Fransız ticaret gemisi torpillenerek batırıldı. Geminin mürettebatı kurtarılarak İstanbul'a getirildi.
  • 1947 - Basına baskılar sürüyor; Büyük Doğu dergisi, Mahkeme kararıyla 4 ay kapatıldı.
  • 1948 - 1956 yılına kadar Macaristan Halk Cumhuriyeti'nde iktidar olan Macar İşçi Partisi kuruldu.
  • 1957 - Kırşehir yeniden il yapıldı.
  • 1958 - Ankara'da Kıbrıs için yapılan mitinge, 150 binden fazla kişi katıldı.
  • 1960 - Geçici Anayasa açıklandı. TBMM'nin bütün hak ve yetkileri, Geçici Anayasa gereğince Millî Birlik Komitesi'ne verildi.
  • 1962 - İstanbul'da ekmeğe zam yapıldı, 650 gr. ekmek 65 kuruş oldu.
  • 1966 - Keban Barajı'nın temeli atıldı.
  • 1967 - Sovyetler Birliği, uzay aracı "Venera 4" Venüs gezegenine yolladı.
  • 1967 - ABD'de ırklar arası evliliği yasaklayan yasalar tamamen lağvedildi.
  • 1968 - İstanbul Üniversitesi, Deniz Gezmiş önderliğinde öğrenciler tarafından işgal edildi.
  • 1971 - Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye İşçi Partisi'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.
  • 1974 - Hükûmet, Ataş Rafinerisi'ni devletleştireceğini açıkladı.
  • 1975 - Yunanistan, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyeliği için resmen başvurdu.
  • 1984 - Urfa'nın adı, "Şanlıurfa" olarak değiştirildi.
  • 1984 - Foto Muhabirleri Derneği kuruldu.
  • 1986 - Ahmet Altan'ın "Sudaki İz" adlı romanı "muzır" bulundu. Altan ve yayımcısı Erdal Öz hakkında dava açıldı.
  • 1986 - Haydar Dümen'in "Cinsel Yaşam 2" adlı kitabı toplatıldı.
  • 1987 - Birleşik Krallık'ta genel seçim yapıldı. Margaret Thatcher önderliğinde Muhafazakârlar 3. kez seçimi kazandı.
  • 1988 - Ankara'da 15 dakika esen 80 kilometre hızındaki rüzgâr ve şiddetli yağmur, arkasında 14 ölü bıraktı.
  • 1989 - Bulgaristan'dan göç eden Türklerin sayısı 90 bin kişiyi buldu.
  • 1990 - Rusya resmen bağımsızlığını ilan etti.
  • 1994 - Boeing 777, Paine Field'den kalkarak ilk uçuşunu gerçekleştirdi.
  • 2000 - Türkiye'nin ilk uzay kampı, "Uzay Kampı Türkiye" açıldı.
  • 2002 - TOFAŞ Kuş Serisi’nin üretimini sonlandırdı.
  • 2004 - Yeni Zelanda'da bir evin tepesine düşen 1,3 kg ağırlığında kondrit tipinden bir gök taşı evde büyük hasara yol açtı, ama can kaybına neden olmadı.
  • 2005 - Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı'na ilk petrol verildi.
  • 2007 - Anayasa Mahkemesi'nin ilk kadın Başkanı Tülay Tuğcu emekliye ayrıldı.
  • 2009 - İran'da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.
  • 2011 - Türkiye'de 2011 TBMM Milletvekilliği genel seçimleri yapıldı.
  • 2016 - Orlando, Florida'daki bir gey bara düzenlenen saldırıda 49 kişi öldü, 53 kişi yaralandı. Saldırgan Omar Mateen, polisle girdiği silahlı çatışmada öldürüldü.

Doğumlar

  • 1819 - Charles Kingsley, İngiliz yazar (ö. 1875)
  • 1827 - Johanna Spyri, İşviçreli yazar (ö. 1901)
  • 1890 - Egon Schiele, Avusturyalı ressam (ö. 1918)
  • 1892 - Djuna Barnes, Amerikalı modernist yazar (ö. 1982)
  • 1897 - Anthony Eden, Britanyalı siyasetçi (ö. 1977)
  • 1899 - Fritz Albert Lipmann, Alman asıllı Amerikalı biyokimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1986)
  • 1908 - Otto Skorzeny, Alman SS askeri (ö. 1975)
  • 1909 - Ali Tantâvi, Suriyeli bilim insanı (ö. 1999)
  • 1910 - Füreyya Koral, Türk seramik sanatçısı (ö. 1997)
  • 1915 - David Rockefeller, Amerikalı bankacı ve iş adamı (ö. 2017)
  • 1924 - George H. W. Bush, ABD'nin 41. Başkanı (ö. 2018)
  • 1926 - Norval White, Amerikalı mimar, tarihçi ve profesör (ö. 2009)
  • 1929 - Anne Frank, Yahudi kızı (günlüğüyle Nazi zulmünü açığa çıkartan) (ö. 1945)
  • 1930 - Adolf Born, Çek ressam, karikatürist ve çizgi film yapımcısı (ö. 2016)
  • 1931 - Rodney William Whitaker, Amerikalı yazar (ö. 2005)
  • 1941 - Chick Corea, İspanyol kökenli Amerikalı caz piyanisti
  • 1941 - Roy Harper, İngiliz müzisyen
  • 1943 - Sennur Sezer, Türk şair ve yazar (ö. 2015)
  • 1950 - Oğuz Abadan, Türk müzisyen
  • 1951 - Andranik Markaryan, Ermeni politikacı (ö. 2007)
  • 1960 - Angela Ahrendts, Amerikalı iş kadını
  • 1965 - Gwen Torrence, Amerikalı atlet
  • 1969 - Heinz-Christian Strache, Avusturyalı politikacı
  • 1973 - Victor Ikpeba, Nijeryalı futbolcu
  • 1974 - Jason Mewes, Amerikalı aktör
  • 1976 - Antawn Jamison, Amerikalı basketbolcu
  • 1979 - Burcu Kaya Koç, Türk voleybol hakemi ve haber spikeri
  • 1979 - Evrim Akın, Türk sinema, televizyon ve tiyatro oyuncusu ve sunucu
  • 1981 - Adriana Lima, Brezilyalı model
  • 1982 - Diem Brown, Amerikalı sunucu ve gazeteci (ö. 2014)
  • 1985 - Dave Franco, Amerikalı oyuncu
  • 1986 - Mario Casas, İspanyol oyuncu
  • 1986 - Sergio Rodríguez, İspanyol millî profesyonel basketbolcudur
  • 1990 - Umut Gündoğan, Türk futbolcu
  • 1995 - Furkan Soyalp, Türk futbolcu
    • Sun Qiaolu, Çinli aktris ve model (ö. 2021)

Ölümler

  • 816 - III. Leo, Katolik Kilisesi'nin 27 Aralık 795 - 12 Haziran 816 arasında Papa
  • 1124 - Hasan Sabbah, Haşhaşiler tarikatının kurucusu (d. 1050'ler) 

Hasan Sabbah

 
 
Hasan Sabbah
حسن صباح
 
Nizârî-İsmaili Devleti'nin Lideri
Görev süresi
4 Eylül 1090 - 23 Mayıs 1124
Yerine gelen Kiyâ Büzürgümmîd
Kişisel bilgiler
Doğum y. 1050
Kum
Ölüm 23 Mayıs 1124
Alamut Kalesi, Kazvin
Çocuk(lar) Muhammed Sabbah
Hüseyin Sabbah
Dini İsmâilî-Nizârî

Hasan Sabbah (Farsça: حسن صباح; d. Kum - ö. 23 Mayıs[1] 1124, Alamut), Nizârî-İsmaili Devleti'nin ve Haşhaşî fedai grubunun kurucusu. Şia mezhebine bağlı olan İsmaililik alt mezhebindendir.[2]

Farklı bir dini ekole dayalı üst düzey dini bilgi birikimine ve otoriter bir liderlik karakterine sahip olduğu bilinen Hasan Sabbah kurduğu tarikatın suikaste dayanan farklı askeri taktikleri ve 34 yıl boyunca dışına çıkmadan yaşadığı Alamut Kalesi ile tanınmaktadır.[3]

Hayatı ve dini eğitimi

İlk yılları ve soyu

1046-47 veya 1053-54 yıllarında On iki İmam Şiiliği'nin önemli bir merkezi olan Kum kentinde doğduğu rivayet edilir. Sabbah, hayatını anlattığı Sergüzeşt-i Seyyidina adlı eserinde Himyerî Krallığı'nın soyundan geldiğini ve babasının Yemen'den Kufe'ye oradan da Kum şehrine göç ettiğini belirtmektedir. Babası Ali bin Muhammed Oniki İmam Şiiliğinin önemli isimlerinden birisiydi. Oğlu Hasan'ın felsefe, kelam, mantık, fıkıh ve riyaziyyat alanlarında iyi eğitim almasını sağladı.[1]

İsmaili mezhebiyle tanışması ve Alamut Kalesi öncesi faaliyetleri[değiştir | kaynağı değiştir]

Din alimi olmak isteyen Sabbah tahsilini devam ettirmek için Rey şehrine gitti. On yedi yaşına kadar bağlı kaldığı Oniki İmam Şiiliğinden, karşılaştığı Fatımî daisinin etkisiyle İsmaililik mezhebine geçiş yaptı. Sabbah'taki yeteneği fark eden Irak bölgesi başdaisi İbn Attaş kendisine Fatımî Halifesi Müstansır'ın yanına gitmesini ve Darülhikme'de İsmaili mezhebi hakkında eğitim almasını tavsiye etti. İsfahan civarında iki yıl İbn Attaş'ın vekili olarak davette bulunduktan sonra Azerbaycan, Musul, Sincar, Rahbe, Şam, Sayda, Sur ve Akka üzerinden 1078 yılında Kahire'ye ulaştı. Burada başdai Ebu Davud tarafından karşılandı ve Halife Müstansır-Billah ile görüştü, ilgi ve alakasına mazhar oldu. Halife, kendisini vekil olarak seçti ve ileride Horasan bölgesinde dailik yapmasını istedi.[1]

Hasan Sabbah, Halife Müstansır'dan sonra hilafet makamına veliaht Nizar'ın geçmesini isterken vezir ve başkumandan Bedr el-Cemali ise Ahmed el-Müsta'li'nin geçmesini istiyordu. Sabbah'ın muhalefetiyle karşılaşan el-Cemali, Sabbah'ı önce hapse attı ardından da ülkeden sürdü veya diğer bir rivayete göre Sabbah Mısır'dan kaçtı ve 1081 yılında İsfahan'a ulaştı. 9 yıl boyunca İran'ı baştan sona dolaşarak Batıniliğin propagandasını yaptı. İran'ın kuzeyine yöneldi. Özellikle Deylem bölgesi ile ilgilendi. Bu bölge İslam'ı zorla kabul etmeyen, toprakları zor fethedilen, savaşçı ve eski gelenekleri sürdüren yerli bir halkın kontrolündeydi. Bu propagandadan çok etkilenen Gilan, Mazenderan bölgelerinde 3 yıl boyunca çalışarak dağlardaki savaşçıları ve gönderdiği dailer sayesinde bölge halkını yanına çekti. Sabbah'ın faaliyetlerini izleyen Selçuklu Veziri Nizâmülmülk yakalanması için emir verdi. Bunun üzerine Hasan Kazvin'e kaçtı. Burada müstahkem Alamut Kalesi'ni karargahı olarak seçerek Nizârî-İsmaili Devleti'ni 4 Eylül 1090 tarihinde kurdu.[1]

Alamut Kalesi dönemi

Alamut Kalesi'ne yerleştikten sonra kaleyi ele geçirilemez ve kuşatmalara dayanacak şekilde tahkim ettirdi ve yiyeceklerin uzun süre bozulmaması için depolar yaptırdı. Bundan sonra Alamut askeri ve idari merkezi oldu. Halife Müstansır'ın ölümünün ardından yerine Sabbah'ın muhalif olduğu diğer oğlu Müsta'li-Billah geçti. Sabbah bu durumu kabul etmeyerek Nizar'ı destekledi ve adına hutbe okuttu. İsmaililer'in Müstaliyye ve Nizariyye olarak ikiye ayrılmasıyla Sabbah Alamut'ta Nizariler'in lideri konumuna geldi ve Fatımîler'le ilişkilerini bütünüyle kesti.

Nizariler'i Fatımîler'den ayıran en önemli fark Nizariler'e düşman olanların fedailer tarafından öldürülmesinin dini bir vazife olarak kabul edilmesidir. Müritlerinin eğitim almasını yasaklayarak cahil kalmalarını sağlamıştır. Onların eğitim almasına gerek yok, çünkü Allah'ı tanımak akıl ve fikirle değil masum imamın yol göstermesiyle mümkündür. Ayrıca müritlerine cenneti vadediyor ve cennetteki mutluluğu dünyada hissetmeleri için onlara esrar içiriyordu ve bu şekilde emirlerini koşulsuz yerine getiren fedai haline geliyorlardı.

Sonunda Hasan Sabbah Elburz Dağları'ndaki Elemût Kalesi'nde karar kıldı. Kale geniş bir vadiye egemen konumdaki büyük bir kayalık üzerine inşa edilmişti. İki bin metre yükseklikteki kale kayanın tabanının yüzlerce metre üzerinde, yalnızca sarp ve dolambaçlı bir patikadan çıkılabilen bir yerde bulunmaktaydı. Rivayete göre kale Deylem krallarından biri tarafından inşa edilmişti. Kral kartalını salmış, kartal ise bu kayalığa konmuş, böylece kalenin yapımına başlanmıştı. Ve kaleye "kartalın öğretisi" anlamında "Aluh Amut" ismi verilmiştir.

Kimliği

Şiîliğin İmâmiye-i İsnâ‘aşer’îyye Mezhebi'nin gayba halindeki On İkinci İmâmı Muhammed Mehdi ile karıştırılmaması gereken Zeydî-Alevîler Hanedanlığı mensubu En-Nâsır’ûl-Alevî Li’l-Hâkk soyundan gelen Alevî Mehdi,[4]:339 Elemût Bölgesi'nde bulunan Elemût Kalesi'nin son Büyük Selçuklu komutanı idi.

Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk daha 1090 yılına gelmeden Hasan bin Sabbah'ın tevkif edilmesi için gerekli emirleri çıkartmıştı. Bu nedenle de Hasan bin Sabbah Elemût Kalesi'nden yaklaşık 60 Km uzaklıktaki Kazvin'de gizlenmekteydi.[5]:23 Buradan kalenin zaptı ile alâkalı bir takım planlar hazırlamaktaydı.[5]:23 Hasan bin Sabbah özel olarak daha önceden görevlendirdiği Hasan el-Ka’ini adındaki casusu aracılığıyla kaledeki muhafızların çoğunu İsmâil’îyye mezhebine döndürmeyi başarmıştı. Bu mühtedilerin tamamını ortadan kaldırmayı planlayan Mehdi önce kendisini Hasan Sabbah’ın Dâvah hareketini kabullenir ve destekler gösterdi. Bu arada Kazvin'den gönderdiği bir başka Dâ’î aracılığı ile Hasan Sabbah kaledeki taraftarlarının sayısını iyice arttırmayı başarmıştı. 4 Eylûl 1090 tarihinde gizlice kaleye giren Hasan Sabbah, kendisini Dihkhudâ ismiyle tanıtarak bir süre burada yaşadı. Mehdi durumu anladığında ise kaledeki muhafızların tamamına yakını İsmâ‘îl’iyye mezhebi’ni kabullenmişler ve Mehdi'yi tamamen kendisini savunamayacak bir duruma düşürmüşlerdi.[4]:339

Alamût Kalesi'nin teslim alınması

Hasan bin Sabbah tarafından kale Zeydî Mehdi'ye Üç Bin Altın Dinar ödenmek suretiyle teslim alındı. Ödeme İsmaili Dâvah hareketine gönül vermiş "Muzaffer Reis" ismindeki bir Selçuklu subayı tarafından gerçekleştirildi.[5]:23 Kalenin bu şekilde Mehdi'den alınması sırasında ise hiçbir vahşet gerçekleşmemiş oldu.[5]:24

Hasan Sabbah, Alamut'a yerleştikten sonra 34 yıl boyunca buradan hiç ayrılmamıştır. Rivayetlere göre Alamut'taki kendi odasından bile sadece birkaç kez çıkmıştır. Alamut ele geçirildikten sonra civardaki kaleler ve kasabalar üzerinde de denetim sağlandı. Alamut kalesine yönelik ilk saldırılar 1090 yılında Bölge kendisine ikta olarak verilmiş Selçuklu Emiri Yuruntaş tarafından gerçekleştirilmiştir saldırılar Nizarileri zor durumda bırakmıştır zira daha kale yeni ele geçirilmişti ve depolardaki erzak azdı. Garnizon kaleyi terk etmeyi bile düşündü ama Hasan Sabbah Fatimi Halifesi İmam el-Mustansır tarafından gönderildiğini iddia ettiği sahte bir mektubu müritlerine okuyarak kuşatmaya direnmelerini sağladı. Saldırılar sürerken Yuruntaş öldü saldırılar sona erdi. Saldırılar Nizarilere ağır kayıplar verdirmişse de kale alınamamıştır. 1092 yılında Nizamülmülk Sultan Melikşahı ikna ederek Alamut kalesini ele geçirmesi için bir ordu hazırlattı. Emir Arslantaş komutasındaki Selçuklu ordusu aylarca kaleyi kuşattı (I. Alamut Muharebesi) ancak kale alınamadı. Nizariler Rudbar halkının yardımı ile bir huruc hareketi yaparak Selçuklu ordusunu püskürttü.[6] Emir Kızıl sarık komutasındaki bir başka ordu Darah kalesini kuşattığı sırada Melikşah öldü. Ordu kuşatmaya son verdi. Hasan Sabbah ve fedaileri bu kuşatmaları düzenleyen ve destekleyen kişilere intikam amacıyla suikastler gerçekleştirdi. Hasan Sabbah döneminde elliye yakın suikast gerçekleştirmiştir. (Haşhaşilerin Suikastine Uğrayan Kişilerin Listesi) Bunların en önemlisi ve ilki Nizamülmülk'ün öldürülmesidir. Nizamülmülk başka saldırı planları yaptığı sıralarda suikaste kurban gitti. Diğerleri ise Selçuklu üst düzey devlet görevlileri ve Abbasi din adamlarına yönelik suikastlerdir. Suikasti yapan haşhaşinin adı Alamut'taki şeref listesine yazılırdı. Nizamülmülk'ün öldürülmesi ve ardından Melikşah'ın ölümü sonrasında Sencer, Berkyaruk ve Muhammed Tapar arasında taht kavgaları başlamış ve Selçuklular gerilemeye başlamıştır. Hasan Sabbah Selçuklu sarayındaki taht kavgalarını kendi lehine kullanmıştır. Ayrıca Hasan Sabbah döneminde başka önemli kaleler de ele geçirilmiştir.[7]

Hasan Sabbah Nizamülmülk'ün öldürülmesini şu şekilde yorumlamıştır "Bu şeytanın öldürülmesi mutluluğun başlangıcıdır"[8]

Hasan Sabbah döneminin en ilginç olaylarından biri de büyük Sünni tarihçi Alâeddin Atâ Melik Cüveynî'nin aktardığı olaydır. Cüveynî'ye göre Muhammed Tapar'ın ölümünden sonra tahta geçen Sencer'e barış elçileri gönderen Hasan Sabbah, tekliflerin kabul edilmemesi nedeniyle saraydan birilerini yanına çekerek sultanın başucuna bir hançer saplanmasını sağlamıştır. Ayıldığında büyük paniğe kapılan Sultan olayı gizli tutmaya çalışmış ancak olayın hemen ardından bir elçiyle gelen mesajda Hasan Sabbah,

  « Ben istemez miydim ki o hançer sert taşa değil de sultanın yumuşacık göğsüne saplansın. »
   

demiştir. Bu olaydan sonra İsmaililer, Sencer döneminde oldukça rahatlamıştır.[7]

Ölümü

Mayıs 1124'te hastalanıp yatağa düşen Hasan Sabbah, ölümünün yaklaştığını düşünerek halefi olması için Lemeser Kalesi komutanı Kiya Buzrug Ummid'i seçti. Ebu Ali'yi sağına oturttu ve kendisini misyonerlik faaliyetlerinin başına getirdi. Kasranlı Adem'in Oğlu Hasan'ı sağına ve ordularının komutanı Kiya Ebu Cafer'i de önüne oturttu ve onlara imamın gelip devletin başına geçeceği güne dek Kiya Buzrug Ummid'in liderliğinde uyum içinde çalışmalarını salık verdi ve 23 Mayıs 1124 Cuma günü öldü.[9]

Bu aynı zamanda göz alıcı bir liderliğin de sonuydu. Sünni ve Şiî İsmaili birçok vakanüvis onu keskin zekalı, yetkin, aritmetik, astronomi, büyü ve daha pek çok alanda bilgi sahibi biri olarak tarif eder. İsmailileri sevmeyen bir Arap biyografi yazarına göre Alamut'ta ikamet ettiği otuz beş yıl boyunca, ne bir kimse ortalık bir yerde şarap içebilmiş ne de testilere şarap doldurulabilmişti. Oğlu Muhammedi şarap içtiği için idam etmiş diğer oğlu Hüseyini ise asılsızlığı kanıtlanmış olan Dai Hüseyin Kaini'nin katlini azmettirmek suçundan idam ettirmişti.[7]

Hasan Sabbah aynı zamanda bir yazardı. Sünni yazarlar eserlerinden iki parçayı, bir otobiyografik metni olan ve bir ilahiyat risalesini muhafaza etmişlerdi. Hasan Sabbah asla imam olduğunu iddia etmemiştir. Yalnızca imamın bir temsilcisi olduğunu söylemiştir.[7] Hayatını anlattığı kitabın adı Sergi'ızeşt-i Seyyidinâ'dır. Tarihçi Ata Melik Cüveyni Moğollar Alamut kütüphanesini yakmadan önce kitabı kütüphaneden almıştır.

 
Hasan İbn-i Sabbah

Hakkında yazılan akademik eserleri

  • Haşhaşiler, Prof. Dr. Bernard Lewis ISBN 975-7480-77-0
  • Hasan Sabbah Gerçeği/ Eşitlikçi Dervişan Cumhuriyetleri, Faik Bulut ISBN 975-7354-73-2
  • The Assassin Legends: Myths of the Isma'ilis, Farhad Daftary ISBN 1-85043-950-8 (İngilizce)
  • "İsmaililer tarihleri ve öğretileri" Farhad Daftary

Bahsedilen eserlere örnek

  • Alamut: Fedailerin Kalesi, Wladimir Bartol ISBN 975-7076-09-0
  • Semerkant", Amin Maalouf ISBN 975-363-223-1, 9789753632232
  • "Alamut'un Efendisi",Pol AMİR.ISBN 978-9944-334-68-6
  • "Güvercinin Gerdanlığı:Alamut'a Dönüş", Ernst W. Heine
  • Gizli Örgütler: John Lawrence Reynolds
  • ''Fate/stay night'' Kinoko Nasu
  • Alamuttan Yıldızdağına uzun bir koşu Gürbüz ŞimşekISBN 9786059121330
  • Alamut Kalesi, Orhan Yeniaras.

Popüler kültürdeki yeri

2020 yılından beri TRT 1'de yayınlanan Uyanış: Büyük Selçuklu dizisinde Gürkan Uygun tarafından canlandırılmaktadır.

 

  • 1816 - Pierre Augereau, Fransız mareşal ve Yüksek meclis üyesi (d. 1757)
  • 1840 - Gerald Griffin, İrlandalı yazar (d. 1803)
  • 1912 - Frédéric Passy, Fransız ekonomist ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1822)
  • 1937 - Mikhail Tukhachevsky, Sovyet mareşal ve Kızıl Ordu'nun Genelkurmay Başkanı (d. 1893)
  • 1937 - Mariya Ulyanova, Rus kadın devrimci (d. 1878)
  • 1946 - Hisaichi Terauchi, II. Dünya Savaşı sırasında Japon İmparatorluk Kara Kuvvetleri mareşali (d. 1879)
  • 1972 - Edmund Wilson, Amerikan yazar, eleştirmen ve deneme yazarı (d. 1895)
  • 1978 - Guo Moruo, Çinli yazar, şair, siyasetçi, senaryo yazarı, tarihçi, arkeolog ve antik yazı uzmanı (d. 1892)
  • 1980 - Masayoshi Ōhira, Japon siyasetçi (d. 1910)
  • 1982 - Karl von Frisch, Avusturyalı etolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1886)
  • 1983 - Clemens Holzmeister, Avusturyalı mimar ve tasarımcı (d. 1886)
  • 1983 - Norma Shearer, Kanadalı oyuncu (d. 1902)
  • 1985 - İbrahim Delideniz, Türk tiyatro sanatçısı (d. 1901)
  • 1994 - Menahem Mendel Schneerson, Rusya İmparatorluğu doğumlu bir Amerikalı Ortodoks Yahudi hahamıydı (d. 1902)
  • 1996 - Tolga Aşkıner, Türk tiyatro sanatçısı (d. 1942)
  • 1997 - Bulat Okucava, Gürcü-Ermeni asıllı Sovyet müzisyen, şair ve yazar (d. 1924)
  • 1998 - Leo Buscaglia, Amerikalı eğitimci ve yazar (d. 1924)
  • 2001 - Berat Yurdakul, Türk gazeteci (d. 1948)
  • 2003 - Gregory Peck, Amerikalı aktör (d. 1916)
  • 2005 - Álvaro Cunhal, Portekizli komünist siyasetçi (d. 1912)
  • 2006 - György Ligeti, Macar-Avusturya'lı müziği bestecisi ve müzik öğretmeni (d. 1923)
  • 2008 - Şener Koltuk, Türk deneme pilotu (d. 1951)
  • 2009 - Félix Malloum, Çadlı asker ve siyasetçi (d. 1932)
  • 2011 - Laura Ziskin, Amerikalı film yapımcısı (d. 1950)
  • 2012 - Henry Hill, Amerikalı gangster (d. 1943)
  • 2012 - Elinor Ostrom, Amerikalı siyaset bilimci ve ekonomist (d. 1933)
  • 2012 - Pahiño, İspanyol eski millî futbolcudur (d. 1923)
  • 2012 - Sabri Ülker, Türk sanayici ve iş adamı (Ülker Grubu'nun kurucusu) (d. 1920)
  • 2015 - Rick Ducommun, Kanadalı oyuncu ve senarist (d. 1952)
  • 2015 - Sümer Tilmaç, Türk oyuncu (d. 1948)
  • 2015 - Antoni Pitxot, İspanyol ressam (d. 1934)
  • 2016 - Michu Meszaros, Macar asıllı Amerikalı cüce oyuncu, sirk sanatçısı ve dublördür (d. 1939)
  • 2016 - Janet Waldo, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı (d. 1920)
  • 2017 - Piotr Andrejew, Polonyalı film yönetmeni ve senarist (d. 1949)
  • 2017 - Sam Beazley, Britanyalı oyuncu (d. 2016)
  • 2017 - Fernando Martínez Heredia, Kübalı siyasetçi (d. 1939)
  • 2017 - Charles P. Thacker, Amerikalı öncü bilgisayar tasarımcısı (d. 1943)
  • 2019 - Philomena Lynott, İrlandalı yazar ve iş kadını (d. 1930)
  • 2019 - Sylvia Miles, Amerikalı oyuncudur (d. 1924)
  • 2020 - Ali Hadi Muhsin, Iraklı profesyonel futbolcu ve teknik direktör (d. 1967)
  • 2020 - Ricky Valance, Galli pop şarkıcısı (d. 1936)
  • 2020 - Perfecto Yasay Jr., Filipinli siyasetçi (d. 1947)

 

 

 

Kaynak : wikipedia.org


Bu haber 299 kez okundu.

                                                   9 + 2 = ?

HAVA DURUMU

ANKARA

SON YORUMLAR

Haber Scripti V5 © 2020 | İzinsiz ve Kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Espower Bilisim