Facebook'ta takip et.Twitter'da takip et. Abone Ol!
Dincilik
İdeoloji
2021-02-24 19:27

Dincilik

Feminist ilahiyat

 
  • Feminist teoloji genellikle Batı dini gelenekleri (çoğunlukla Hristiyanlık ve Yahudilik'te) içinde bu dinlerin uygulamaları, gelenekleri, kutsal metinleri ve teolojilerini feminist bir perspektiften yeniden değerlendiren bir harekettir. Feminist teolojinin hedefleri arasında kadının din adamları ve dini otoriteler arasındaki rolünü genişletmek, Tanrı'nın erkeksi imajını yeniden yorumlamak ve inancın dili ve mitleri arasında dişi (female) tahayallü daha fazla gözönüne almaktır.

Feminizm dinlerin pek çok vechesi üzerine büyük bir etki bırakmıştı. Protestan Hristiyanlığın liberal kollarında kadın hâlen din adamı olabilmektedir. Reform, Konservatif ve Rekonstrüksiyonist Yahudilikte de hâlen kadınlar rabbi ve kantor (hazan) olabilmektedirler. Söz konusu Hristiyan ve Yahudi gruplarında kadınlar iktidar statülerini elde etmekte giderek daha fazla erkekle eşit hale gelmektedir. Bu eğilimlere Yahudiliğin ortodoks akımlarında, Katolik Kilisesinde, Güney Baptistleri ve Missouri Sinod Luteryanları gibi konservatif Protestan gruplarında ve İslamiyette karşı çıkılmaktadır. Tüm bu dinler ve mezheplerde kadının din adamı ve erkeklerde olduğu biçimiyle din bilgini olarak kabulüne karşı çıkılmaktadır.

Yeni Ahit'te Havari Paul kadınların kilisede sessizce oturması gerektiğini söylemişti. İncil'in Korintliler bölümündeki bu tavsiyenin kaynağı Havva'nın kocasını günaha teşvik edişiydi. Hem Eski hem de Yeni Ahit'te kadın, erkeğin mülkü olarak görülmekteydi.

Amerikan Kilisesi içinde bazı kimseler kadına ilişkin bu olumsuz görüşlere karşı çıktılar ve feminizmin ilk öncüleri arasında olan Emma Willard 1821 yılında kadınları eğitmek amacıyla Troy Female Seminary'yi kurdu. Catherine Beecher 19.yüzyılda HartfordFemale Seminary'yi kurdu. Bu öncüler ve onları takibeden başkaları kadının misyoner hareket içindeki pozisyonunu geliştirmeye katkıda bulundular. Yoğun itirazlara karşın Charlotte H. White 1815'te ilk kadın misyoner oldu. 1850 yılında ilk feministler arasında belki de en önemli bir yere sahip Antoinette Louise Brown teoloji eğitimi alan ve 1853 yılında papaz (ministry) olarak atanan ilk kadın oldu.

 

 

Teokrasi

Dine bağlı yönetim biçimi
  •  

Teokrasi, dine dayalı yönetim biçimini tanımlamak için kullanılan terim. Daha doğru bir anlatımla, dini otorite organlarının siyasi otorite organları yerine devlet idaresini elde tuttuğu devlet biçimidir. Teokrasi en yalın anlamda "devlet işlerinden yönetim ile görevli din adamları (ör: Osmanlı Devletinde: ulema) sınıfının sorumlu olduğu ve devlet işlerinin dini temellere dayandırıldığı sistem" olarak tanımlanabilir.

Teokrasi teriminin kökeni Yunanca θεοκρατία (theokratia)'dan gelmektedir. Tanrı düzeni (Josephus) demektir. Kelime Yunanca Teos'dan dönüşmüştür. Theos kelimesinin kökeni Hint Avrupa dillerinde dinî kavramlar içinde yer alır. Theos'un anlamı tanrı, Kratos'un anlamı ise düzen demektir. Kelime Yunancada Tanrı'nın Düzeni anlamına gelir. Teokrasi kelimesi hiçbir dilde de gerçek anlamında kullanılmamıştır. İngilizcede kaydedilen ilk kullanım 1622 tarihlidir. İlahi Esin Altındaki Papazların Hükümeti olarak (Tevratda Krallardan önce kullanıldığı şekliyle) anlaşılmıştır. 1825'ten sonra ise Din adamlığına ve dine dayalı politik ve sivil güce teokrasi denilmiştir.

Din kurallarının geçerli olduğu sistem olan teokraside, kurallar ya dini kuralların aynısıdır, ya bunlardan büyük ölçüde etkilenmiştir ya da dini kurallarla çelişik olsa dahi dini temellere dayandırılır veya meşrutiyet için dayandırılması gerekir. Teokrasi ile yönetilen ülkelerde hukuksistemi dine dayandırılması gerekir, hukuki kararların en yüksek mercii bir tür ruhban sınıfıdır. Teokratik sistemin dayandırıldığı dine göre ağırlığı ve önemi çeşitli olsa da, bu sistemde doğma mantığı ve akli durum göz önünde tutulur; çoğu zaman mantıki, akli ve pratik durumlar kabul edilen dogmalara adapte edilmeye çalışılır. Teorik anlamda, sistemin temeli dogmadır, diğer her türlü bilgi ikincil önem ve plandadır. Toplumsal yapı, hukuki yorumlar, eğitim ve kişisel hak ve özgürlükler dini kurallara göre uygulanır. Günümüzde Vatikan, SuudiArabistan ve İran böyle yönetilmektedir.

 

Teokratik Monarşi

Teokratik monarşi, içinde hem teokrasiyi hem de monarşiyi barındıran yönetim biçimidir. Tek kişinin egemenliğinde olmasına rağmen din kurallarına uygun bir yönetim vardır.

 

Ayrıca bakınız

 

Dini sosyalizm

 
  • Dini sosyalizm, dini temellere dayanan bir sosyalizm türüdür. Bu fikri savunanlar kendi dinlerinin sosyalizme yakın bir felsefede gittiğini savunur.

Dini sosyalizmin birkaç türü: İslami sosyalizm, Hristiyan sosyalizmi, Yahudi sosyalizmi ya da Yahudi solu ve Budist sosyalizm.

İsa'nın öğretileri genellikle sosyalist kabul edilir, özellikle Hristiyan sosyalistler tarafından. İslami sosyalistlere göre de Muhammed'in öğretileri sosyalizmle uyuşur.

Dini sosyalizm, sosyalizmin önceki formlarındandı. Hristiyanlık dünyasında komünistlerin ateizmi benimsediği düşünülürdü. Friedrich Engels 1848'de, Komünist Manifesto yayınlandığında, sosyalizmin Avrupa'da saygı gören bir ideoloji olduğunu fakat komünizmin öyle olmadığını savundu. Hristiyan sosyalist hareketler komünizmin ilk savunucusunun İsa olduğunu ve Hristiyanlığın komünizm ile bağdaştığını savundular.

 

 

İslamcılık

 
  • İslamcılık ya da siyasal İslam, İslam'ın kişisel hayat dışında sosyal ve politik alanlarda da yol gösterici kılınmasını hedefleyen "politik-ideolojik hareketler" olarak tanımlanmaktadır. Modern dönemlerde İslam dini üzerinden hareket edilerek ortaya konulan ideoloji. Siyasal İslam kavramı ile eş anlamlı kullanılsa da bunu aşan ve kültürel yanları da olan bir kavramdır. Panislamizm, İttihad-ı İslam, İslamlaşma kavramlarıyla da eş anlamlı kullanıldığı olmuştur.
 

Tarihçe

Kökleri itibarıyla Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh'a dayandırılmaktadır. Bu anlamda anti-emperyalist bir söylemi benimseyen bir ideoloji olarak belirmiştir. Osmanlı coğrafyası üzerinden yeşeren İslamcılık, temel olarak 19. yy'ın ikinci yarısında Namık Kemal, Ali Suavi gibi Genç Osmanlılar'a da dayandırılmaktadır. Ancak bugünkü anlamda daha çok II. Meşruiyet döneminde ortaya çıkmıştır. Sultan II. Abdülhamid'in panislamist siyasetine rağmen, İttihad-ı İslam kavramı daha geniş manada kültür, siyaset ve toplum projesi olarak ortaya çıkmıştır. Esas itibarıyla İslamcılık, batılı güçlerin İslam dünyasına, özellikle askeri ve ekonomik alanlardaki meydan okuyuşunun hız kazandığı 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarından Müslüman aydınların aradığı kurtuluş çarelerinden biri olarak ortaya çıkmıştır.

Kavramı Türkiye'de ilk kullanan Babanzade Ahmed Naim'dir. O da olumsuz anlamda kullanmıştır.

Kavram üzerinden mutabakat bulunmamaktadır. Vehhabi İslamcılığı, Selefi İslamcılığı, İrancı İslamcılık, Sufi İslamcılık gibi farklı eğilimleri de kapsamakla birlikte, bu bakış genel bir bakıştır. İslamcılar Kur'an ayetleri üzerinde tek bir yoruma sahip homojen bir grup değildir.

İslam merkezli bir siyaset ve kültürün uygulanması temel hedefi çerçevesinde, İslam dünyasının bağımsız hareket etmesi, Batı sömürgesinden kurtulması, askeri ve idari anlamda Batı etkisinden uzaklaşılması gibi temel argümanlara sahiptir.

Günümüz dünyasında kendisini İslamcı olarak nitelendiren farklı tipte, farklı yöntemleri benimsemiş çok sayıda grup bulunmaktadır. Sudan'da Eş-Şebab, diğer bölgelerde El-Kaide gibi silahlı örgütlerin yanında Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi örgütler de bu çerçevede bir söylem kullanmaktadır. Ancak genel olarak İslamcılığın entelektüel bir çerçeveden hareket ettiği, modern dünya ve demokratik tavra karşı bir uyumu sergilediği görülmektedir. Türkiye'de Millî Görüş, Tunus'ta Gannuşi gibi daha çok siyasi, kültürel, iktisadi önerileri olarak toplum hareketleri İslamcı olarak görülebilecektir. Üzerinde hala mutabık olunmayan akımın, net olarak silahlı örgütlerle bağının kurulamayacağı söylenebilir.

 

Önemli figürler ve düşünce yapıları

İslamcılıkta önemli ve öne çıkan figürler; Cemaleddin Efgani, Reşid Rıza, Muhammed Abduh gibi yazarların eserlerinde geleneksel İslam düşüncesi ve anlayışının eleştirisiyle ilk nüvelerini göstermeye başlamıştır. 20. yüzyılda da Muhammed İkbal, Seyyid Kutub, Ali Şeriati, Ayetullah Humeyni, Mevdudi gibi isimler İslam düşüncesine katkıda bulunmuşlardır. Türkiye'de ise Said Halim Paşa, MehmetAkif, Babanzade Ahmed Naim ilk dönem İslamcıları arasında yer alırken, 1950 sonrasında ise Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi isimler İslamcı hareketin önde gelen isimleri olmuşlardır.

Söz konusu yazarların eserlerinde görülmeye başlanan dindeki doğaüstü bazı ifadelerin "hurafe" ile nitelendirildiği, geleneksel dini otoritelerin eleştirildiği ve hurafelerden arınmış Kur'an'ı yeniden anlamaya ihtiyaç duyulduğu anlayışı tüm Müslüman ülkelerde yankı bulmaya başlamış, dönemin Osmanlısında da dindarlıklarıyla bilinen bir kısım âlim de bu görüşlerden etkilenmişlerdir. Bunun neticesinde MustafaSabri Efendi, Necip Fazıl Kısakürek ve daha birçok şair, bilgin ve yazar Müslümanlar ile İslam arasındaki ayrımı güçlü bir şekilde vurgulayıp dönemin İslam anlayışının İslam toplumlarını geri bıraktığı şeklinde bir yaklaşımı savunmaya devam etmişlerdir.

İslamcılığın diğer ideolojiler gibi modern bir ideoloji olduğu gerekçesiyle geleneksel İslam'a dönüşü savunan çevreler de İslamcılık eleştirisi ortaya koymaktadır. Konuyla ilgili çalışmalar yapan İsmail Kara'ya göre her Müslüman'ın İslamcı olmayacağı, ama her İslamcının Müslüman olması gerekir.

 
 

İslami demokrasi

 
  • İslami demokrasi veya Müslüman demokrasi, 21. yüzyılda İslam dünyasında ortaya çıkan bir ideolojik akımdır. İslami demokrasi, "Müslüman ülkelerin, dinlerini kaybetmeden demokratik, özgür, çoğulcu ve çağdaş yaşaması" olarak özetlenebilir. İslam'ın demokrasiyle ikiz kardeş gibi tutulması akımın bir görüşüdür. İnsan haklarına saygı, özgürlükçülük, çoğulculuk gibi fikirler İslami demokrasiden beslenir. Şeriat kanunları geçerlidir.
Kur'an
İslami demokrasi, Arap dünyası protestoları ile güçlendi
 

Tarihi

Resmi dini İslam olarak kabul görünmüş olan Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat'la birlikte verilen demokratik eşitlik ve özgürlükler, meşrutiyet döneminde[ ortaya çıkan Osmanlı meclisi, İslam dünyasında demokratik atılımların ilk kıvılcımları sayılabilmektedir.

 

Hristiyan demokrasi

 


 

 

İslami sosyalizm

Siyasi ideoloji
  • İslamî sosyalizm, İslam ilkelerinin sosyalizm ilkeleri ile uyumlu olduğunu öngören bir görüştür. Terim olarak ilk defa, Müslüman liderler tarafından sosyalizmin dine uyarlanmış hali olarak kullanıldı.
Türkiye'de İslami Sosyalizmin temsilcisi Antikapitalist Müslümanlar'ın logosu

Müslüman sosyalistler Kur'an ve Muhammed'in öğretilerinin -özellikle zekat konusunda- ekonomik ve sosyal eşitlik ilkeleriyle uyumlu olduğunu, hatta öğütlediğini düşünmektedirler. Görüşlerini oluştururken, Hicret'ten sonra kurulan Medine İslam Devleti'nden esinlenmişlerdir. Ayrıca görüşleri anti-emperyalist (bir milletin başka bir millete her ne olursa olsun kültürel veya dini baskı yapmasına karşı olma bakımından) ve enternasyonalist temellidir.

Müslüman sosyalist liderler, meşruiyetin halktan elde edilmesi gerektiğini düşünürler.

 

Tarihi

İlk Halife Ebu Bekir, her erkek, kadın ve çocuğa yılda on dirhem veren bir asgari gelir standardı getirmiştir. Bu daha sonra yirmi dirheme yükselmiştir.

Sahabe Ebu Zer el-Gifari, Muhammed Şarkavi ve Sami Ayad Hanna gibi bazı akademisyenler tarafından İslami sosyalizmin ilkesel bakımdan öncüsü olarak kabul edilir. Halife Osman'ın döneminde, yönetici sınıfın serveti biriktirmesini eleştirdi ve servetin eşit olarak yeniden dağıtılmasını ve Allah yolunda harcanması gerektiğini söyledi. Ancak bunu yapmasının sebebi ictihadî değil siyasiydi. Çünkü zekât mükellefi olabilmek için elde ihtiyaç fazlası bir miktar malın bulunması gerektiğine göre ihtiyaç fazlası malın dağıtılması konusunda hassasiyet gösteren Ebû Zerr’in bu gerçeği bilmemesi ve burada sözü edilen fazla malla zekât nisabına dahil malı kastetmiş olması düşünülemez. Eğer bu malı ihtiyaç fazlası olarak görüp onun da Allah yolunda harcanması gerektiği üzerinde durmuşsa, halkın büyük maddî sıkıntı içinde bulunduğu bir dönemde böyle bir ictihadı benimsemiş olduğu düşünülebilir.

Şeyh Bedrettin ve yandaşlarının, 15. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti'nde bir ayaklanmaya giriştiği ve başarısız olarak 1420 yılında idam edilmesinin bu çabaların en erken uygulamalarından biri olduğu iddia edilir. Fakat bu uygulamalar Şeyh Bedrettin'e değil; Börklüce Mustafa olmak üzere taraftarlarına aittir. Bu uygulamalara; özel mülkiyeti reddetmek, her türlü mülkün halkın ortak malı olduğunu savunmak, kadın erkek bir arada sazlı içkili ayinler düzenlemek ve umumiyetle İbahilik'i savunmak örnek verilebilir. Son yüzyılda Türkiye’de bazı Marksist yazarlar bu tür fikirleri Şeyh Bedrettin'e mal ederek onun ve taraftarlarının başlattığı olayları devrimci niteliği olan bir halk hareketi şeklinde yorumlamış, bu yönde çeşitli fikrî ve edebî eserler kaleme almışlardır. Ancak şeyhin mâsumiyetini savunan kaynaklar, bu tür görüş ve uygulamaların onun taraftarlarınca ihdas edildiğini ve şeyhin bu konuda günahsız olduğunu, hatta ihtilal hevesinde dahi olmadığını belirtmişlerdir. Nitekim torunu Halil bin İsmail’in yazmış olduğu Menâkıbnâme’de şeyh temize çıkarılmakta, başına gelenlerin asıl sebebinin Börklüce Mustafa, Torlak Kemal gibi yandaşlarıyla ulemânın kıskançlığı vb. sebepler olduğu ileri sürülmektedir. Özellikle siyasi emelleriyle ilgili isnatların asılsız olduğu görüşü bazı son dönem araştırmacıları tarafından da savunulmaktadır (Kurdakul, s. 36-39, 44, 47-70)

Başarılı olmuş ilk İslami sosyalist hareket 1917 Devrimi'nde Sovyet Hükûmeti'ni destekleyen Veisi Hareketi'dir. Ayrıca Kazan Müslüman Sosyalist Komitesi de bu dönemde aktifti.

Sovyetler Birliği'nin güney sınırındaki devrimci faaliyetler ve Sovyet karar alıcılar, kapitalist güçlerin dikkatini çekecek ve müdahale etmeye davet edeceklerdi. Bu anlayış, Eylül 1920'de gerçekleşen Bakü Kongresi'ndeki Rus delegelerini, ulusal komünistlerin argümanlarının, Rusya'nın güvenliğinin sıkıntıya düşme korkusunu ayrıntılandırmadan, devrim için elverişsiz ve amaca zararlı olduğu gerekçeleriyle reddetmeye iten anlayıştır. Bu anlayış Bolşeviklerin kendi devrimci etki alanlarında olan başka devrimci merkezlere karşı hoşnutsuzluğu ile birleşince Bolşevikler ulusal komünistlere karşı harekete geçirdi.

Modern dönemde, İslami sosyalist hareket sağ kanat ve sol kanat olmak üzere iki tarafa bölünebilir. Sol kanat (Siad Barre, Haki Misbach, Ali Şeriati, Yaser Arafat, Abdullah el-Alaylı, Celal Âli Ahmed vd.), Müslümanları uluslararası sosyalist ve Marksist hareketlere katılmaya veya bu hareketler ile işbirliği yapmaya teşvik ederken, proleter enternasyonalizm ile İslam Şeriatı'nın uygulanmasını da savunurlar. Sağ kanat sosyalistleri (Muhammed İkbal, Agus Selim, Cemaleddin Efganî, Musa es-Sadr, Mahmut Şeltut vd.) ise ideolojik olarak Üçüncü Görüş'e daha yakındırlar. Sosyal adalet, eşitlikçi toplum ve evrensel eşitliğin yanı sıra İslami uyanışı ve İslam Şeriatı'nı da savunurlar. Ayrıca sınıf mücadelesinin tam olarak benimsenmesini reddederler ve bu sebepten dolayı diğer sosyalist hareketlerden uzak dururlar.

Muhammed Nehşeb, Şiilik ile Avrupa sosyalizmini sentezlemeye çalışmasıyla bilinir. Nehşeb'in hareketi, her ikisi de toplumsal eşitlik ve adaleti sağlamaya çalıştığından İslam ve sosyalizmin uyumsuz olmadığı ilkesine dayanıyordu. Teorisi, ahlak yasaları üzerine yazdığı BA tezinde ifade edilmiştir. 1943 yılında Nehşeb, Ulusal Cephe'nin orijinal altı üyesinden biri olan Allah'a İbadet Eden Sosyalistler Hareketi'ni kurdu. Organizasyon, biri Nehşeb'in Darülfünun (İran)'daki öğrenci çevresinden; diğeri Celaleddin Aştiyani'nin Tahran Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'ndeki yaklaşık 25 kişi olan öğrencilerinden olmak üzere iki grubun birleşmesiyle kuruldu. Örgüt ilk başlarda Vatanperver Müslümanlar Birliği olarak biliniyordu. Dini duygular, milliyetçilik ve sosyalist düşünceler birleştirilmişti.

İslami sosyalizm, kurucusu Muhammed Ali Cinnah'ın 26 Mart 1948'de Chittagong'da halka seslenirken vurguladığı "Pakistan'ın insanların eşitliği ve kardeşliğini vurgulayan toplumsal adalet ve İslami sosyalist temellere dayanması gerektiğini söylerken yalnız benim değil milyonlarca Müslüman'ın da duygularını dile getiriyorsunuz" sözünden de anlaşılacağı gibi Pakistan için temel esaslardan biriydi. Pakistan'ın ilk Başbakanı Liyakat Ali Han, 25 Ağustos 1949'da aynı şekilde şunları söyledi:

  « Bu günlerde konuşulan pek çok "izm" var. Ancak bizim için sadece bir "izm"in var olduğuna karar verdik. O da kısaca bu topraklardaki herkesin yiyecek, giyecek, barınma, eğitim, sağlık gibi konularda eşit haklara sahip olması anlamına gelen İslami sosyalizmdir. Bu şeyleri insanlarına sağlayamayan ülkeler asla gelişemezler. 1350 yıl öncesine dayanan bu ekonomik program bizim için hala en iyi ekonomik programdır. Aslında insanlar hangi sistemleri denerse denesinler, en sonunda başka bir isim ile isimlendirecek olsalar bile İslami sosyalizme geri döneceklerdir. »
   

İslami sosyalizm Libya'da Muammer Kaddafi döneminde de gelişmiştir. Başlangıçta Arap Milliyetçiliği ve Arap sosyalizmine bağlı olan Kaddafi daha sonra kendi geliştirdiği Üçüncü Uluslararası teorisine göre hareket etti.

Türkiye'de ise son yıllarda kendilerini Antikapitalist Müslümanlar olarak tanımlayan kişiler, 2012 yılında Kapitalizmle Mücadele Derneği altında örgütlendiler. Bu grup Siyasal İslamcılık akımından farklı olarak anti emperyalist bir dünya görüşüyle siyaset yapmaktadır. Ancak bu organizasyonun fikrî olarak bazı yönlerden eksiklikleri bulunmaktadır.

 

 

Kaynak : Wikipedia.org

 


Bu haber 102 kez okundu.

                                                   1 + 2 = ?

HAVA DURUMU

ANKARA

SON YORUMLAR

Haber Scripti V5 © 2020 | İzinsiz ve Kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Espower Bilisim